CUMHUR'UN BAŞKANLARI


TARİHÇESİ, SİYASÎ ÖNEMİ VE ROLÜ

Mayıs 2007 itibariyle, Türkiye Cumhuriyeti yeni cumhurbaşkanıyla yoluna devam etmeye başlayacak. Uzunca bir süreden beri, onbirinci cumhurbaşkanının kim olacağı, hangi vasıflara sahip olması gerektiği tartışmaya açılmış durumda. Bu tartışmaların bir kısmı yapıcılıktan uzak bir mecrada ilerliyor. Garip olan, tartışmaların kimin cumhurbaşkanı olabileceğinden çok, kimin ya da kimlerin olmaması gerektiği üzerinden gidiyor olması. Bunun, iktidardaki bazı kesimlerin Adalet ve Kalkınma Partisi’ne (AKP) karşı kuşku ve güvensizlikten kaynaklı olduğunu söylemek mümkün. AKP’nin değişim söylemine inanmayan bu kesimlere göre, AKP’nin meclisteki çoğunluğu cumhurbaşkanlığına kendi adaylarını seçme olanağını verecek ve bu da rejimin “irticacılar” tarafından kuşatılması anlamına gelecek. Zaman zaman laik kesimlerin endişelenmesine sebep olacak girişimlerde bulunan AKP’nin, İslamî hassasiyetlere vurgu yapan bir parti olduğu da bir gerçek. Tartışmanın zeminini sağlama alabilmek ve cumhurbaşkanlığı seçimlerini “Rejim elden gidecek!” vehminden kurtararak, seçim tartışmalarına farklı bir perspektiften bakmamız gerekiyor. Bu perspektif rejimi ve sistemi güçlendiren, demokratik bir yaklaşım olmalı.

AKP çoğunluğunun seçeceği bir cumhurbaşkanından duyulan endişe, bir parlamenter sistem olan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nde cumhurbaşkanlığı makamının aslında ne ölçüde semboliklikten öte algılandığını göstermesi açısından oldukça önemli. Bu çalışmada amaç, cumhurbaşkanlığının nasıl olup da bu denli hayati bir manevi yetkiler manzumesiyle donatıldığını incelerken, cumhurbaşkanlığının algılanışındaki değişimleri sadece anayasal statü değişiklikleriyle değil dönemsel siyasi olaylara paralel olarak da incelemek. Bunun için, bugüne dek görev yapmış cumhurbaşkanlarının tümünün dönemlerine kısaca göz atmak yerinde olacaktır. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin hemen her dönemde nasıl ve neden bir kriz ortamı oluşturduğuna bakmak günümüzdeki tartışmalara ışık tutacaktır.

Yaşanmışlardan yola çıkarak cumhurbaşkanlığı makamının görev ve rol itibariyle algılanışının zaman içerisinde ne şekilde dönüştüğünün resmini çekmek, cumhurbaşkanı kim olacak sorusundan ziyade cumhurbaşkanı kim olursa olsun makamın gerekliliklerini nasıl yerine getirecek sorusuna odaklanmayı sağlayacaktır. Bu çalışma, cumhurbaşkanlığına gelen kişilerin bu makamı şekillendirdiği kadar, cumhurbaşkanlığının iç dinamiklerinin de makama gelen kişinin cumhurbaşkanlığı üslûbunu etkileyip şekillendirdiği düşüncesiyle hareket etmektedir. Cumhurbaşkanlığının çerçevesi, hem anayasada tanım, görev ve yetkilerinin açıkça belirtildiği hükümlerle hem de makama gelmiş kişilerin siyasî olaylarla etkileşim içerisinde getirdikleri pratiklerle oluşmuştur. Cumhurbaşkanları, farklı üslûplarıyla şüphesiz bu çerçeveye katkıda bulunmaya devam edeceklerdir. Cumhurbaşkanlığı, sistem içerisinde durağanlığa mahkûm edilemeyecek öneme sahiptir. Ancak cumhurbaşkanlığının, gelen kişinin şekline bir çırpıda girmeyecek kadar çizgileri belirgin bir makam olduğu da unutulmaması gereken bir durumdur.

Mahmut YALIN Faruk CAN
BAŞKAN GENEL SEKRETER


Türkiye’de Cumhurbaşkanlığı Makamına Genel Bir Bakış

Türkiye, hükümet sisteminin nasıl olması gerektiği konusunda özellikle son yirmi yıldır artan bir tartışma ortamına girmiştir. Kimileri parlamenter sistemden yana olmayı sürdürürken, kimileri başkanlık sistemine yaklaşan bir yapı hayal etmektedir. İstikrarın, devlet işlerinin her zaman birinci sırasında yer alması bu tartışmaların da daha çok istikrar ve demokrasi arasında salınım gösteren bir çizgide olmasına neden olmuştur.

Kuruluşu, yalnızca yönetim sisteminin değişmesinden ibaret olmayan, fakat siyasal alandaki değişimin sosyal ve toplumsal alana da sirayet ettiği topyekün bir dönüşüm sürecinden geçen Türkiye Cumhuriyeti, çeşitli dönemlerde salınım göstermekle birlikte, parlamenter sistemde karar kılmıştır. Türk tarihinde, cumhuriyet öncesine, 1876 Anayasası’nın ilan edilmesiyle birlikte başlayan meşruti döneme dek uzanan bir parlamentarizm geleneğinin var olduğunu söylemek mümkündür. Ancak, meşrutî idarenin devletin iç ve dış güvenliğinin sağlanmasında basiretsiz, hatta kötü niyetli olduğu kanaatine varan II. Abdülhamid’in Devlet-i Âliyye’nin bekasını bahane ederek parlamentoyu feshetmesiyle ara veren süreç, milli mücadele döneminde sürmüştür. İçinde bulunulan olağanüstü hâl, öncelikle meclis hükümeti sisteminin benimsendiği 1921 Anayasası’nın yürürlüğe girmesiyle sonuçlandı. 1921-24 yılları arasında izlenen meclis hükümeti sisteminin en temel özelliği, yasama ve yürütme yetkilerinin Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde toplanmasıydı. Meclisin İcra Vekilleri Heyeti (şimdiki Bakanlar Kurulu) üzerindeki gücünün tam olduğu ve Bakanlar Kurulu’nun meclisi fesih yetkisine sahip olmadığı bu sistemde 1923 yılında yapılan değişikliğe kadar devlet başkanlığı müessesesi de yoktu. Devlet şeklinin Cumhuriyet olduğu ibaresinin eklenmesiyle ilk defa olarak cumhurbaşkanlığı makamı ortaya çıktı.

1924 Anayasası’ndaki 39. madde, “Cumhurbaşkanının çıkaracağı bütün kararlar başbakan ile birlikte ilgili bakan tarafından imzalanır” hükmüyle yürütme yetkisini cumhurbaşkanından ziyade Bakanlar Kurulu’na vermiş olsa da tek parti yönetimi süresince (1923-1946), cumhurbaşkanları pratikte yetkilerini başkanlık sistemlerindeki devlet başkanlığı makamına yaklaşan bir şekilde genişleterek kullanmışlardır. Yasama dönemi açılış konuşmaları incelendiğinde bu durum açıkça fark edilmektedir. Konuşmalarında, hükümetin bir önceki dönem icraatlarını uzun uzadıya anlatan bu dönem cumhurbaşkanları, yürütmenin ortağından ziyade başı görüntüsü vermektedirler. Fakat, burada amacın parlamenter sistemden sapmak olmadığı notunu da düşmek gerekmektedir. Cumhurbaşkanlarının tek parti hükümetiyle organik bir ilişki içerisinde olması, dönemin siyasî şartlarının bir sonucu olarak kendini göstermiştir. Atatürk de, İnönü de devletin kuruluşu ve kurumlarının oluşturulması sürecinde bizzat devletin partisi hüviyetindeki Cumhuriyet Halk Partisi’nin içinde yer almışlardır. Sistemin kuruluş sürecinde, bu işi tek güç olarak millet adına millet için yapan CHP’yi hükümet ve daha da önemlisi devletin kendisi olarak gördüklerinden parti adına konuşmakta sakınca görmemişlerdir. Gerçekleştirilen atılımlar, hükümet icraatları olarak değil Cumhuriyet idaresinin gerçekleştirdikleri olarak dile getirilmiştir. Zaten anayasaya göre her meclis kendi içinden kendi cumhurbaşkanını seçer. Bu da demektir ki, cumhurbaşkanı ile onu seçen hakim çoğunluk arasında siyasî çizgi paralelliği olması doğaldır. Bu durumda meclise gelen konularda meclisten çok da farklı düşünmeyen bir cumhurbaşkanı olması da olağan karşılanmalıdır.

1961 Anayasası ile, Türk siyasî tarihinde, klasik parlamenter sistem kendini tam anlamıyla göstermeye başlamıştır. Madde 5 ve 6 yasama ve yürütme yetkilerinin farklı organlara verildiğini belirtirken, Madde 6 yürütme yetkisinin parlamento tarafından seçilen devlet başkanı ile başbakan ve bakanlar kurulu arasında paylaşıldığını ifade etmiştir. 1924 Anayasasından farklı olarak 1961 Anayasası, yasama ve yürütme organlarına birbirlerinin varlıklarına karşılıklı olarak son verecek yetkiler (gensoru ve TBMM seçimlerini yenileme) vermiştir. 6. Madde ile yürütmenin düalist yapısı 1924 Anayasası’ndaki gibi açıkça ortaya konmuştur; farklı olarak, 1961 Anayasası ile cumhurbaşkanının tarafsızlığı ön plana çıkmaya başlamış ve yürütmenin ikili yapısı uygulamada da kendini göstermiştir.

Tarafsız ve arabulucu cumhurbaşkanı ihtiyacı, 1960 ihtilalini beraberinde getiren süreçte ortaya çıkmıştır. 1961 Anayasası’nda cumhurbaşkanının tarafsızlığını sağlayacak unsurlara yer verilmesi bunun göstergesidir. Madde 95’e göre: “Cumhurbaşkanı TBMM’ce kırk yaşını doldurmuş ve yüksek öğrenim yapmış kendi üyeleri arasından üye tamsayısının üçte iki çoğunluğu ile ve gizli oyla yedi yıllık bir süre için seçilir; ilk iki oylamada bu çoğunluk sağlanamazsa salt çoğunlukla yetinilir.” Halbuki 1924 Anayasasına göre, cumhurbaşkanı bir seçim dönemi için TBMM’ce kendi üyeleri arasından seçiliyordu ve cumhurbaşkanının tekrar seçilmesi mümkün kılınmıştı (Madde 31). 1961 Anayasasında yapılan bu düzenlemeyle Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin meclis seçimleriyle çakıştırılmasının önüne geçilmiştir. Dört yıllık yasama döneminde seçilen cumhurbaşkanının görev süresinin yedi yıla çıkartılması sonraki yasama döneminde cumhurbaşkanının kendisini seçmemiş olan, farklı siyasî çoğunluğun hakim olduğu bir meclisle çalışmasını sağlayacaktır ki burada amaç cumhurbaşkanının partiler üstü konumunu sağlama almaktır. Üçte iki çoğunluk şartı, meclisteki siyasî temsilcilerin çoğunluğunun desteğini gerektirdiği için, cumhurbaşkanlığı makamına gelecek adayın, ismi üzerinde uzlaşılan bir kişi olması zorunluluğunu ortaya koymaktadır. Amaç, tek bir partinin ya da siyasî düşüncenin adayının cumhurbaşkanı olmasını önlemektir. 1950-60 arasındaki Demokrat Parti (DP) iktidarının, partinin bir önceki lideri Celal Bayar’ın cumhurbaşkanlığı dönemi ile çakıştığı göz önünde bulundurulursa devlet seçkinlerinin niçin ihtilâl sonrası anayasada böyle bir değişiklik yaptıkları daha net anlaşılabilir.

1961 Anayasası’nı hazırlayan komisyonun sözcüsü Turan Güneş cumhurbaşkanının bir hakem olduğunu ve mümkün olduğu kadar parlamentodaki çoğunluğun tesirinde kalmaktan korunması gerektiğini belirtmiştir. Paralel olarak, Madde 95’e, arka arkaya aynı kişinin cumhurbaşkanı seçilemeyeceği, cumhurbaşkanı seçilen kişinin varsa partisiyle ilişiğinin kesileceği ve TBMM üyeliği sıfatının da sona ereceği ibareleri eklenmiştir. Böylelikle, cumhurbaşkanı yeniden seçilme uğruna hiçbir parti grubu ya da düşüncesine angaje olma ihtiyacı ya da arayışı içine girmek durumunda bırakılmayacaktır. Açıktır ki, bu maddeyle hedeflenen tarafsız ve partiler üstü bir cumhurbaşkanlığı makamı oluşturmaktır.

Klâsik parlamenter sistemi yansıtan nitelikteki 1961 Anayasasıyla olan benzerlikler ve sürekliliklere rağmen, 1982 Anayasası daha farklı bir parlamenter sistem anlayışını getirmiştir. Bu durum, parlamenter sisteme paralel pek çok madde içerdiği hâlde 1982 Anayasasını tartışmalı hale getirmiştir.

1982 Anayasası ile birlikte cumhurbaşkanını seçme yetkisi yine TBMM’ye verilmiştir. Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesinin kabul görmemesi parlamenter sisteme bağlılığın bir işareti sayılabilir. Milli Güvenlik Konseyi ve Devlet Başkanı olan 1980 İhtilâli lideri Orgeneral Kenan Evren’in cumhurbaşkanlığına açılan yolun halkoyuna sunulan anayasaya eklenmesi münferit bir olaydır. Başka bir örneği yaşanmamış olduğu gibi sonrasında benzeri bir teamül de oluşmamıştır. Bu durumu, 1979’da cumhurbaşkanlığı seçimi sırasında yaşanan krizin tekrarından kaçınma düşüncesinin bir uzantısı olarak ele almak daha doğru olacaktır.

Cumhurbaşkanlığı seçimiyle ilgili 1982 Anayasasının getirdiği farklılık, cumhurbaşkanının sadece meclis üyeleri arasından değil de meclis dışındaki kişilerin de cumhurbaşkanı olabilmelerine olanak tanımasıdır. Yalnız bu olanak meclis üye tamsayısının en az beşte birinin yazılı önerisiyle mümkün hale gelebilmektedir ki bu da üzerinde uzlaşılan bir ismin aday gösterilmesi demektir. Bu da tarafsızlık ilkesinin ne denli önemsendiğini gösteren bir örnek teşkil etmektedir. 1982 Anayasası, 1961 Anayasasıyla getirilen tarafsız cumhurbaşkanı anlayışını ön plana almaktadır. Hem görev süresinin yedi yıl olması hem de yeniden seçilmenin mümkün olmaması ilkeleri aynen benimsenmiştir. Sistemin, bir dengeleme mekanizması ihtiyacı içerisinde, uzlaşmayı sağlayıcı ve hatta frenleyici bir makam olarak cumhurbaşkanlığına güvendiği söylenebilir. Bütün partilere eşit mesafede duran, devlet meselelerini herkesten çok gözetmesi beklenen bir cumhurbaşkanının varlığı, devlet seçkinleri tarafından rejimin teminatı olarak algılanmıştır. Her iki anayasanın yürürlüğe girdiği dönemler göz önünde bulundurulduğunda, askerlerin ve diğer devlet seçkinlerinin nazarında şahsî ihtiras peşinde koşan, güvenilmez politikacı tipine karşılık umumî menfaatin sağlanması konusunda gerekeni yapacak en etkin makam devletin zirvesindeki cumhurbaşkanlığı olacaktır. Onun için, 1982 Anayasasıyla cumhurbaşkanlığının sorumsuzluğu sürdürülmekle birlikte, cumhurbaşkanına semboliğin çok ötesinde yetkiler verilmiştir. Cumhurbaşkanı devlet hayatının güçlü bir unsuru olarak öne çıkarılmıştır.

1982 Anayasası ile Cumhurbaşkanının yasama alanındaki yetkileri, 1961 Anayasası’ndakilere ek olarak, anayasa değişikliklerini halk oyuna sunma yetkisi ile genişletilmiştir. Yargı alanındaki yetkileri ise 1961’e kıyasla çok daha fazla arttırılmıştır. 1982 Anayasasını, getirdiği hükümet sistemiyle tartışılır kılan daha çok cumhurbaşkanına yürütme alanında tanıdığı yetkilerdir. Bu yetkilerin cumhurbaşkanı tarafından tek başına kullanılması pek çok hukukçu tarafından eleştirilmektedir. Örneğin, Ergun Özbudun’a göre bu yetkiler başbakan ve ilgili bakanla birlikte kullanılmalıdır çünkü: “İdare alanında yer alan ve icraî yetkiler kullanan kişi ve kuruluşların eylem ve işlemlerinden siyasal bakımdan sorumlu tutulabilecek hiçbir makamın bulunmaması parlamenter rejimin mantığına aykırıdır.” Yine de cumhurbaşkanının bakanlar kuruluna gerektiği hallerde başkanlık etmesi ve olağanüstü halin gerektirdiği tedbirleri alma yetkisinin cumhurbaşkanlığı başkanlığında toplanan bakanlar kuruluna tanınması gibi hükümler, bizi, icranın başının siyasî sorumluluğun da sahibi olan başbakan ve bakanlar kurulu olduğu, cumhurbaşkanının ise istisnaî hallerde ve gerekli görüldüğünde bu görevi üstlendiği sonucuna götürmektedir. Bu noktada, 1982 Anayasası ile amaçlananın parlamenter sistemden uzaklaşmak değil; yaşanan siyasi çalkantıların içerisinde devletin bekasını muhafaza altına alacak tarafsız, dengeleyici, partiler üstü bir makam oluşturma çabasının bir sonucu olduğu ileri sürülebilir.

Tartışmalara kaynaklık eden 104. maddenin 1980 sonrasında göreve gelen cumhurbaşkanları tarafından algılanış ve yorumlanışa göre farklı şekillerde pratiğe dökülmesi, Türkiye’de cumhurbaşkanlığı makamının da bambaşka bir hususiyet kazanmasına yol açtı.. 1982 Anayasası’nın, makama geçenin belirleyebileceği derecede esnek bir cumhurbaşkanlığı tarifi yapmış olduğu öne sürülebilir. Neticede, özellikle Turgut Özal sonrası dönemde, farklı cumhurbaşkanlığı üslûpları ortaya çıktı. Cumhurbaşkanlığı sembolik pasif bir devlet-millet baştemsilciliği olarak görülüyorken, 1982 Anayasası’nın hükümleri bir değişimi getirdi: Cumhurbaşkanı, hükümet politikalarına müdahaleden onları yönlendirmeye, zaman zaman durdurmaya varan bir çizgide katılımcı ve kendi algısına göre değişen nispette aktif bir devlet başkanlığına çevrildi.

TÜRKİYE CUMHURİYETİ CUMHURBAŞKANLARI

Mustafa Kemal Atatürk (29 Ekim 1923-10 Kasım 1938)

29 Ekim 1923 yılında, cumhuriyetin ilanından hemen sonra Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk cumhurbaşkanı olarak Mustafa Kemal Atatürk seçildi. 287 üyesi bulunan meclisteki oylamaya 158 kişi katıldı ve Ankara milletvekili Atatürk, oybirliği ile cumhurbaşkanlığına getirildi. Cumhurbaşkanlığı makamının kurumsallaşmasında, hiç şüphesiz Atatürk’ün cumhurbaşkanlığı tarzı önemli bir iz bıraktı. Atatürk, Kurtuluş Savaşı’nda göstermiş olduğu başarıların etkisiyle ve yeni ve modern devletin kurucusu olması sıfatıyla Türk halkının topyekûn sevgisini kazanmış gelmiş geçmiş tek liderdir. Bu nedenle, cumhurun başkanı olmayı kelimenin tam anlamıyla gerçekleştirmiştir demek abartılı olmayacaktır. Atatürk’ün ölümünden sonra, makamla ilgili bu beklenti sürecek; ancak hiçbir cumhurbaşkanlığı döneminde Atatürk dönemindeki gibi halk-devlet seçkini aynı isim üzerinde bu denli uzlaşamayacaktır. Atatürk’ün cumhurbaşkanlığı görevinde kaldığı dönem, Türkiye’nin inkılâplarla büyük bir dönüşüme uğradığı dönemdir. Atatürk, 29 Ekim 1923’ten 1 Kasım 1927’ye dek süren ilk cumhurbaşkanlığı devresinde, daha çok siyasal sistemle ilgili reformlara hız vermiş, özellikle yeni cumhuriyetin laik sistemini oturtmaya çalışmıştır. Halifelikle birlikte Şer’iye ve Evkaf Vekâleti kaldırılmış, böylece laik hukuk sistemine geçişin ilk adımı atılmıştır. Medreselerin kapatılması, eğitim kurumlarının birleştirilmesi anlamına gelen Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun yürürlüğe girmesi, tekke ve zaviyelerin kapatılması ve Mecelle’nin yerine Medeni Hukuk’un kabul edilmesi de laiklik ilkesini pekiştirmeye yönelik girişimlerdir. Atatürk’ün 1927 ile başlayan ikinci cumhurbaşkanlığı döneminde, laiklik ilke olarak Anayasa’ya kondu. Batı uygarlığıyla uyumlu hale gelebilmek için alfabe ve rakamlarda değişikliğe de gidildi. Atatürk’ün 4 Mayıs 1931’de üçüncü kez seçilmesiyle başlayan cumhurbaşkanlığı döneminde, rejimin kurumsallaşmasına hız verildiği görülmektedir. Türk Tarih Kurumu ve Türk Dil Kurumu’nun kuruluşları bu döneme rastlamaktadır. 1 Mart 1935’te dördüncü kez seçilen Atatürk’ün vefatına dek süren üç yıllık cumhurbaşkanlığı dönemi ise daha çok dış politika odaklı oldu. Cumhuriyetin dış politikasını “Yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesiyle şekillendiren Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti adına bu dönemde, evrensel ve bölgesel barışın gelişmesi için çeşitli girişimlerde bulundu. 1932'de Milletler Cemiyeti'nin üyesi olan Türkiye, 1934'te Balkan, 1937'de ise Sadabad paktlarını imzaladı. 1936'da Montrö Anlaşması'yla Boğazlar Komisyonu kaldırıldı ve Boğazlar üzerindeki yetki Türkiye’ye verilmiş oldu. 1938 yılının ilk aylarından itibaren sağlık durumu gittikçe kötüleşen Atatürk, cumhurbaşkanlığı süresi dolmadan vefat etti.

Cumhurbaşkanı Atatürk, yeni kurulan rejimin her çeşit liderliğini yerine getirdi. Meclis yasama dönemi açılış konuşmalarında, siyasal, ekonomik, sosyal alanlarda Türkiye için tasarladığı projeler hakkında bilgi verdi. Cumhurbaşkanı olarak, hükümetin bir dönem önceki icraatları hakkında bilgi vermesi ise icraatların hükümete ait olmasından ziyade cumhuriyetin projeleri olmasındandır.

Atatürk, cumhurbaşkanlığına çok önemli bir manevi anlam yükledi. Ona göre cumhurbaşkanlığı, “büyük bir milletin fazilet, istikamet ve isabet evsafını tecessüm ettiren cumhuriyet riyaseti”dir. Bu demektir ki, erdemli olmak, doğruya ve güzele yönelmek ve neticesinde bunlara erişmek gibi bir milleti millet yapan vasıfların tümü adeta cumhurbaşkanlığı makamında cisme bürünür. Cumhurbaşkanlığının sembolikliği, Türk parlamenter sisteminde, Atatürk’ten miras alınan bu anlayış sebebiyle pasiflikten çıkmıştır. Cumhurbaşkanı adeta devlet ve milletin kendisinde vücut bulduğu manevi bir kişilik haline dönüşmüştür.

İsmet İnönü (11 Kasım 1938-22 Mayıs 1950)

Atatürk’ün ölümüyle boşalan cumhurbaşkanlığı makamına meclis tarafından İsmet İnönü seçildi. Bu seçim sonucu beklenen bir durumdu. İnönü, Milli Mücadele’nin ve Cumhuriyetin kuruluş döneminin en önde gelen isimlerindendi. Atatürk’ün vefatından önceki dönemler müstesna tutulursa İnönü’nün, Atatürk’ün her zaman yakınında bulunduğu da bir gerçektir. İnönü, cumhuriyetin sadece kurucularından olmamış, aynı zamanda rejimin sağlamlaşıp kurumsallaşmasında etkin bir rol üstlenmiştir. Bazı çevrelerce, Mareşal Fevzi Çakmak ve Celal Bayar İnönü’ye alternatif cumhurbaşkanı adayları olarak öne sürüldüler. Ancak, her iki isim de aday olma düşüncelerinin olmadığını beyan etmişlerdir. Böylelikle İnönü’nün önünde bir engel kalmadı. İnönü’yü seçen meclisin üye tam sayısı 399’dur ve 348 kişi İnönü’nün cumhurbaşkanlığı için evet demiştir.

Cumhurbaşkanlığı makamına gelişinin ikinci ayı içerisinde, 26 Aralık 1938’de, İnönü CHP’nin I. Olağanüstü Kurultayında partinin “değişmez genel başkanı” seçildi. Ayrıca kendisine “Milli Şef” unvanı da verildi. O dönemde, parti-hükümet-devlet üçlemesinin CHP’de toplandığı düşünüldüğünde, cumhurbaşkanının sistemdeki tek partinin değişmez başkanı olması da yadırganır bir durum olmaktan çıkar. Kaldı ki, rejim henüz kurumsallaşmaya çalışmaktadır ve en önemli sorun rejimi oturtmaktır. Bunun için tıpkı Atatürk gibi İnönü de yürütmenin başıymışçasına devleti Çankaya’dan yönetecektir. Bu dönemde yürütmenin iki başlılık kazanması yerine yürütme erkinin cumhurbaşkanına doğru kaydığını söylemek yerinde olacaktır. Kurumsallaşmanın ilk başında Atatürk ve İnönü gibi siyaseten güçlü devlet adamlarının cumhurbaşkanı olarak görev yapması, bu makamın sonraki dönemlerde semboliklikten öte bir anlam kazanmasında etkili olmuştur.

İnönü’nün cumhurbaşkanlığı, İkinci Dünya Savaşı’nın patlak verdiği döneme rastlamaktadır. İnönü, Türkiye Cumhuriyeti’nin savaş dışında kalması için yoğun bir çaba sarf etmiş, savaşın sonucu az çok belirginleşene dek tarafsızlığını muhafaza etmiştir. Bu sırada, çeşitli alanlarda devrimler pratiğe aktarılmaya hızla devam etti. Modern ve batılı standartlara ulaşma arzusunun uzantıları toplumsal alana sirayet ettirildi ve çalışmalar bu yöne kaydırıldı. İkinci Dünya Savaşı’nın neticelenmesinden sonra gelişen serbestîde ülkede de çok partili hayata geçiş talepleri görülmeye başlandı. İnönü, çok partili hayata geçişi desteklediğini konuşmalarında geçirmektedir. Şüphesiz, cumhurbaşkanı İnönü’nün demokratikleşmeye başlangıçta hız kazandırdığı bir gerçektir. Demokrasi için insanların öncelikle belirli bir olgunluk seviyesine gelmesi gerektiğine inanan İnönü için zaman gelmiştir. Demokrasiye bakıştaki bu elitist söylemin yıllar geçmesine rağmen hala dönüştürülememiş olduğu ise dikkat çekicidir. Demokrasiye inanan ama dönemsel kaygılar yüzünden çekinceler içerisinde geçişi erteleyen cumhuriyetin kurucu liderlerinin kalıplaştırılan o döneme ait düşünce ve sözlerinin, rejimin kök saldığına dair şüphe kalmayan bir atmosferde dahi antidemokratik uygulamalar için temel alınıyor olması, ilerlemeye inanan cumhuriyetin kurucuları adına mahcubiyet verici bir durumdur.

Cumhurbaşkanı İnönü, görev süresini tamamladıktan sonra makamı Demokrat Parti’yi iktidara taşıyan Celal Bayar’a devretti. İnönü, cumhurbaşkanlığı sonrasında ülkesine hizmet etmeye 1972 yılında istifa edinceye kadar CHP lideri olarak devam etti. 1973’teki vefatına dek Cumhuriyet Senatosu’nda tabiî üye olarak görev yaptı.

Celal Bayar (22 Mayıs 1950-27 Mayıs 1960)

Milli Mücadele’nin Batı Anadolu’daki etkin isimlerinden biri olan Celal Bayar, İttihat ve Terakki içerisinde 1908 sonrası dönemde İzmir şubesi Genel Sekreterliği vazifesinde bulundu. 1920’deki son Osmanlı Mebusan Meclisi’nde Saruhan Sancağın’ı temsilen bulunan Bayar, cumhuriyet kurulduktan sonra I. Mecliste Bursa milletvekilliği yaptı. 1921’de İktisat Bakanı oldu, II. Meclis’e ise İzmir milletvekili olarak girdi. Asker kökenli olmaması yeni rejimin kurucuları arasında onu farklı kılmaktadır. Politikacılığının yanı sıra iktisatçı kimliği ön planda oldu. 1924-1932 yılları boyunca Atatürk’ün isteği doğrultusunda kurduğu İş Bankası’nın Genel Müdürlüğü’nde bulundu. Bayar, yeni kurulan rejimin ekonomi politikasının belirlenip şekillenmesinde etkili olmuş isimler arasındadır. 1937-39 yılları arasında Başbakanlık da yapan Bayar, 1946’ya dek İzmir milletvekilliğini sürdürdü. Çok partili hayata geçilmesiyle birlikte Bayar’ın Demokrat Parti başkanlığı başladı. 1950 seçimleri sonrası DP’nin iktidara gelişi onu cumhurbaşkanlığına taşıdı. 487 üye tam sayısının 387’si Bayar’ı cumhurbaşkanı makamına getirdi. Bayar, cumhuriyet tarihinde cumhurbaşkanlığı makamına gelen ilk sivildir.

Bayar’ın görevi süresince, iktidarda, bir dönem kuruculuğunda rol oynadığı ve genel başkanlığını yaptığı DP bulunuyordu. Yürütmenin sorumlu ve sorumsuz iki kanadının aynı siyasî hedefler peşinde olması, bu dönemde hızlı bir dönüşümü beraberinde getirdi. Hem mecliste hem Çankaya’da kendine yer bulan DP iktidarı boyunca, devletin ekonomik ağırlığına fazlaca dokunulmadan özel girişimi teşvik edici önlemler getirildi. Halkın siyasete katılımı da arttırılmaya çalışıldı. Laiklik vurgusunda CHP anlayışından belirgin ayrılıklar gözlenmese de uygulamada görünür bir serbestliğin geldiğini söylemek mümkündür.

Ancak tüm demokrasi vurgusuna rağmen DP, 1950’lerin ikinci yarısından itibaren otoriter eğilimler göstermeye başladı. Cumhurbaşkanı Bayar’ın bu otoriterleşmede etkisinin olduğu iddia edilmektedir. Bayar’ın da tıpkı Atatürk ve İnönü gibi cumhurbaşkanlığı görevi süresince aktif olduğu yadsınamayacak bir gerçektir. İç politikada gittikçe sertleşen DP, dış politikada ise Amerika’ya daha çok yakınlaşmaktadır. Kore Savaşı’nda Türk askeri Birleşmiş Millet Kuvveti’ne bir tugaylık destek göndermiştir. Bunun ödül olarak yansıması ise bir süre sonra Türkiye’nin NATO’ya üye olarak alınmasıdır.

DP iktidarı, ülkenin demokrasi açısından geldiği noktanın çok gerisine savrulacağının farkında olmadan bir süre daha yönetimde kalmaya devam etti. Bütün devlet seçkinleri ittifak ederek DP iktidarına yüklendikçe DP daha da sertleşti. Neticede, demokrasi özlemiyle gelen bir iktidar 27 Mayıs 1960 ihtilali ile yönetimden düşürüldü. Bayar cumhurbaşkanlığından alındı; böylece görev süresi dolmadan görevinden uzaklaştırılan ilk ve tek cumhurbaşkanı olarak Türk siyasî tarihine geçti. Bayar, sadece uzaklaştırılmakla kalmamış tutuklanarak vatana ihanet ve anayasayı ihlal suçlarından yargılanmıştır. Yassıada mahkemesi tarafından suçlu bulunarak önce idama mahkûm edilen Bayar’ın bir müddet sonra cezası müebbet hapse çevrilmiştir. Bayar, 1964’te rahatsızlığı nedeniyle serbest bırakılmıştır.

Cemal Gürsel (26 Ekim 1961-28 Mart 1966)

27 Mayıs İhtilâli’nin lideri olan Cemal Gürsel ihtilâl sonrasında Başbakan olarak hükümet kurdu ve bir sene boyunca ülkeyi bu şekilde yönetti. Darbe lideri olmasına rağmen Gürsel, ülkeyi aktif olarak yönetme gibi bir arzu içinde değildi. Aksine, bir an önce yönetimi sivillere devretmenin gerekliliğine inanıyordu. Yalnız, ordu kademeli olarak yönetimi sivillere bırakırken rejimi, daha da önemlisi yapılmış olan darbeyi güvence altına almak istiyordu. Bu durumda, Gürsel’in ihtilâl lideri olarak cumhurbaşkanı kalması istedikleri teminatı sağlayabilirdi.

Seçimin öncesinde, Gürsel’e karşı aday olarak muhafazakâr entelektüel kesimin önemli isimlerinden biri olan Ali Fuat Başgil çıktı. Başgil, bir siyasetçi değil bir akademisyendi. Askerler Başgil’in adaylığını endişeyle karşıladılar; Gürsel’e bu seçimi kaybettirecek kimse aday olarak ortaya çıkmamalıydı. Başgil, anılarında belirttiği gibi, ihtilalin önde gelen isimlerince davet edildiği bir görüşmede nazik bir dille adaylıktan çekilmesi hususunda uyarıldı. Aslında bu bir uyarıdan çok tehditti. Can güvenliğinin sağlanamayabileceği söylenen Başgil, ülkenin yeni bir kaos ortamına sürüklenmesine sebebiyet vereceği endişesiyle adaylıktan çekildi ve senatörlükten de istifa etti. Bu durum, Gürsel ve yandaşları için rahatlatıcı bir durumdu. Gürsel, 1961 yılında TBMM tarafından 638 üyenin 434’ünün oyunu alarak dördüncü cumhurbaşkanı seçildi.

Gürsel, 1966 yılında ciddi bir rahatsızlık geçirdi. 37 kişilik müşterek bir sağlık kurulunun raporuyla görevine devam edemeyeceği belirtilen Gürsel’in cumhurbaşkanlığı meclis kararıyla son buldu. Gürsel, süresi dolmadan meclis kararıyla görevine son verilen tek cumhurbaşkanı olmuştur.

Cevdet Sunay (28 Mart 1966-28 Mart 1973)

27 Mayıs İhtilâlinden sonra Genelkurmay Başkanlığı’na atanan Cevdet Sunay, cumhurbaşkanı adayı olabilmek için bu görevden kendi isteğiyle ayrılışına dek bu görevi sürdürmüştür. Altı yıl gibi bir süre boyunca bu görevde kalmasından, askerlerce sevilen ve güvenilir bulunan birisi olduğu çıkarılabilir. Siyasîler üzerinde de güvenilir bir etki bırakmış olmasını, 27 Mayıs sonrasında Silahlı Kuvvetler içinde gelişen diğer darbe girişimlerinin engellenmesinde rol oynamasıyla ilişkilendirmek mümkündür. Bu nedenle, Gürsel’in sağlık sorunları nedeniyle cumhurbaşkanlığı makamını boşaltmasının ardından Sunay, hem ordunun hem sivillerin itiraz etmeyeceği bir isim olarak ortaya çıkmıştır.

Sunay’ın cumhurbaşkanı adaylığı, dönemin uzlaşmaz iki partisi, AP ve CHP’nin üzerinde uzlaştığı nadir bir konu olmasıyla da ilginçtir. Sivillerin asker kökenli bir cumhurbaşkanına onay vermeleri ordunun olası müdahalelerini engelleyeceği gerekçesiyle açıklanabilir. Anayasa uyarınca, Sunay’ın cumhurbaşkanı olabilmesi için meclis içinde yer alması gerekiyordu. Bu nedenle önce cumhurbaşkanlığı kontenjan senatörlüğüne getirilen Sunay, sonra da meclis tarafından 636 kişinin 431’inden oy alarak cumhurbaşkanlığına seçildi. Sunay’ın karşısında yer alan aday ise Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi Genel Başkanı, emekli albay Alparslan Türkeş idi. Sunay’ın cumhurbaşkanı olması, Gürsel’le birlikte başlayan ordu üst kademelerinin Çankaya’ya transferini devam ettirmiş, ileriki dönemler için asker kökenli olmayı adaylık için bir avantaj haline getirmiştir. Özbudun’un vurguladığı gibi, bu durum, ihtilâl sonrası sivil yönetime geçilmesine rağmen askerin vesayet yetkisi oluşturarak sivil alan üzerinde hakimiyetini sürdürme gayretinin bir uzantısı olarak yorumlanabilir.

Fahri Korutürk (6 Nisan 1973-6Nisan 1980)

Fahri Korutürk’ün cumhurbaşkanlığı, iki askeri müdahale arasındaki döneme denk gelmesiyle farklıdır. Türkiye’nin en bunalımlı günlerinde yedi yıl süreyle bu görevde bulunan Korutürk rekor sayılabilecek sayıda hükümetle çalışmak durumunda kaldı. Roma, Berlin, Stockholm’de Deniz Ataşeliği görevlerinde bulunan ve emekli bir Oramiral olan Korutürk, asker kökenli cumhurbaşkanları arasında Deniz Kuvvetleri’nden gelen tek cumhurbaşkanı oldu. 1960 yılında Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’ndan emekli olduktan sonra Moskova ve Madrid Büyükelçiliklerinde diplomatik görevlerde bulunan Korutürk, 1968 sonrası dönemde Cumhuriyet Senatosu üyesi oldu. 1973 yılında, 635’te 365 oy alarak cumhurbaşkanı seçildi.

Korutürk’ün cumhurbaşkanı adayı olarak adeta kazılıp çıkarılması, Sunay’ın görev süresinin dolmasıyla başlayan ama bir türlü sonuçlandırılamayan cumhurbaşkanlığı seçiminin kriz haline dönüşmesinin bir uzantısı oldu. Öncelikle Sunay’ın görev süresini uzatma yolunu deneyen askerler bunu kabul ettiremeyince, aday olarak Genelkurmay Başkanı Orgeneral Faruk Gürler ismi ortaya atıldı. Ancak askerlerin Gürler lehine siviller üzerinde kurmaya çalıştıkları baskı işe yaramadı. Tıpkı Sunay gibi Gürler de önce kontenjan senatörü olarak atandı. Atama işlemini gerçekleştirenin Sunay olması Sunay’ın askerlerle işbirliği içinde olabileceğini göstermektedir. Gürler, 12 Mart Muhtırası’na imza atanlardandı ve bu durumda AP’nin ona sempatiyle yaklaşmasını beklemek safdillik olurdu. Oysa, askerler sarf ettikleri çabalara dayanarak Gürler’in cumhurbaşkanlığına kesin gözüyle bakmaya başlamışlardı bile.

AP’nin Gürler’in adaylığı hakkındaki baskılara karşı direnebilmesinde Silahlı Kuvvetler içinde Gürler’in adaylığı ile ilgili tam bir ittifakın olmaması etkili olmuş olabilir. Birleşik Genel Kurul Toplantısı’nı üniformalarıyla izlemeye gelen askerî erkân, cumhurbaşkanlığı seçimi üzerinde ne denli yoğun bir askeri baskının olduğuna işaret etmektedir. Tam anlamıyla silahların gölgesinde gerçekleşmiş olan ilk turda, Gürler aldığı 175 oyla hayal kırıklığına uğramış ve adaylıktan çekilmiştir. Bu durum, askerler üzerinde şok etkisi yapmıştır. Ancak sandıktan cumhurbaşkanlığı için gerekli olan yeterli oyu diğer adaylar da alamayınca, askerler Sunay’ın görev süresinin uzatılması talebini yinelediler. Sunay’ın 12 Mart Muhtırası’nda AP’ye karşı askerlerle işbirliği yaptığına inanan Demirel ve AP grubu buna razı değildi. Yapılabilecek en doğru şey, ordunun muhalefet etmeyeceği, ılımlı bir insan bulabilmekti. Bu da ancak asker kökenli birisinin cumhurbaşkanı olmasıyla mümkün olacaktı. Arandı, tarandı ve sonuçta çeşitli diplomatik görevlerde de bulunmuş olan emekli bir denizci olan Korutürk’te karar kılındı. Olan bitenden haberi olmayan Korutürk, kendisine böyle bir teklifin gelmesine şaşırmakla birlikte adaylığı kabul etti ve AP, CHP ve CGP’nin uzlaşmasıyla cumhurbaşkanı seçildi.

Partiler kendileri açısından yerinde bir tercih yapmışlar ve gelmiş geçmiş en sembolik ve siyaseten pasif cumhurbaşkanını seçmişlerdi. Korutürk, anayasada lafzen geçen yetkileri haricinde inisiyatifi eline hiç almadı. Fakat bu durumun aslında çok da sevinilecek bir tarafı olmadığı gün geçtikçe kaosa daha fazla sürüklenen ülkenin gidişatından belliydi. Partiler arasında etkili bir koordinasyonu sağlamak belki Korutürk için çok fazla şey beklemek olacaktı; ne de olsa o dönem partileri arasında uzlaşma ve anlaşmanın sağlanması nerdeyse imkansızdı. Partiler, kamplaşma ve bölünmeleri engelleyecekleri yerde bilhassa daha çok tırmandırıyorlardı. Korutürk, cumhurbaşkanı olarak partileri görüşmeye ancak Genelkurmay Başkanı Kenan Evren’den aldığı bir mektup neticesinde çağırdı. Mektubun anlamı açıktı: Silahlı Kuvvetler siyasileri ülkenin içinde bulunduğu durumdan dolayı mesul tutuyordu ve bir an önce önlem alınmazsa yeni bir darbe gelecekti. Ancak mektubu kimse üstüne alınmadı. Bu arada 22 Mart 1980’de görev süresi dolan Korutürk’ün yerine bir türlü yeni aday bulunamıyordu. Cumhurbaşkanlığı vekaleten sürdürülmeye başlandı. Şiddet olayları artmaya devam etti ve neticede Silahlı Kuvvetler 1980 yılında kardeş kavgasına son vermek üzere yönetime el koydu.

Kenan Evren (12 Eylül 1980-8 Kasım 1982 Devlet Başkanı, 9 Kasım 1982-9 Kasım 1989 Cumhurbaşkanı)

1978 yılında Genel Kurmay Başkanlığı’na atanmış olan Orgeneral Kenan Evren, 12 Eylül 1980 askeri darbesinin lideridir. Evren, 1982’ye dek süren geçiş döneminde devlet başkanlığı yaptı. 1982 yılında, hazırlanan Anayasa halkoyuna sunulurken Evren’in cumhurbaşkanlığı da buna dahil edildi. Böylece, Evren, Türkiye Cumhuriyeti’nde meclis tarafından değil de doğrudan halkoylamasıyla göreve gelen ilk cumhurbaşkanı olma vasfını kazandı. Yine de Evren’in adaylığının Anayasa ile birlikte halkoyuna sunulmuş olması ve de başka bir adayın yer almaması Evren’in tam anlamıyla halk tarafından seçilmiş bir cumhurbaşkanı olduğunu söylememizi mümkün kılmamaktadır. Evren, cumhurbaşkanları içinde belki de konuşmayı en çok sevenlerdendi. Görevi süresince, ülkenin çeşitli yerlerine geziler yapmaya ve her fırsatta halka seslenmeye özel bir önem verdiği bilinmektedir. Cumhurbaşkanlığını algılayışının temelinde, Anayasayı ve Atatürk ilke ve inkılaplarını savunmakla görevli bir makam olarak görmesi bulunuyordu. Silahlı Kuvvetler mensuplarının hemen hemen tamamında gözlenen siyasetçiye ve siyasî partilere olan güvensizlik, anılarından okuduğumuz kadarıyla, Evren’de had safhadadır. Ülkeyi, 1980 öncesi duruma yalnız ve yalnız şahsî çıkar peşinde koşan, umumî menfaati hiçe sayan siyasîler sürüklemiştir. Evren’e göre siyasetçiler dürüst olmayan, hırslı ve sorumsuz kişilerdir. Ülkeyi onların eline emanet etmek hatadır. Bunun için, 1982 Anayasasıyla Ordu, milli egemenliği kullanma yetkisini seçilmişlerin elinden almış ve yerine milletin, egemenliği çeşitli kurumlar aracılığıyla kullanacağı bir düzenleme getirmiştir. İlginçtir ki, Ordunun gözünde ülkenin kötü gidişatında hatalı olan hiçbir zaman millet olmamıştır; milletin yüce duygularını sömürerek gelen siyasetçiler asıl sorumlular olarak görülmüştür. Bu nedenle, ihtilâl sonrası hiçbir ayrım gözetmeksizin bütün siyasi partiler ve liderleri yasaklanmışlardır.

1983’te ülke seçime gitmekte ancak Evren ipleri bırakmamaktadır. Kadrolarında “sakıncalı” isimlerin olmadığı kanaatine varılan yeni kurulmuş üç partinin seçimlere girmesine izin verilmiştir ve cumhurbaşkanı Evren hangi partiyi desteklediğini açıkça ilan ederek halkın kararını etkilemeye çalışmıştır. Buna rağmen seçim sonucunda en yüksek oyu alan parti Evren’in partisi olamamıştır.

Evren’in hemen her konuda fikir yürüten ve açıklayan bir cumhurbaşkanı olması, zaman zaman Evren ve Özal arasında sürtüşmelere yol açmıştır. Örneğin, Evren’in, hükümeti ekonomik hedefleri tutturamama, işsizlik, enflasyon ve bütçe açığı gibi konularda eleştirmesi hükümet için rahatsızlık oluşturmuştur. Ayrıca, Evren hükümetin takip ettiği dış politika hakkında yorum yapmaktan da geri durmamış; hatta sözleriyle ilişkileri başka boyutlara kaydırmıştır. Avrupa’yı Türkiye aleyhinde davranmakla, Türkiye’yi Müslüman olduğu için AB’ye kabul etmemekle suçladığı gibi PKK’ya yabancı ülkelerden yardım yapılmasını gerekçe göstererek NATO’dan çıkma tehdidinde bulundu. Yine de Evren-Özal ikilisinin genel olarak uyumlu çalıştıkları söylenebilir.

Evren’in konuşmalarında sıkça işaret ettiği bir başka husus da artan irticaî faaliyetlerdir. Toplumun manevî ve ahlâkî açıdan güçlenmesi vurgusunu konuşmalarından eksik etmeyen Evren, dinî mevzularda toplumun hassasiyetiyle ters düşebilecek sözler sarf etmekten genelde kaçındı. İbadetin Allah’la kul arasında kalması gerekliliğini bozduğu ve siyasal bir simge haline getirildiği savıyla türbanın takılmasına karşı olduğuna dair beyanlarda bulundu. Evren’in, konuşmalarında halkı ikna etmeye yönelik bir çaba içerisinde olduğu, kendince doğru olanı göstermeye çalışıyor olması Evren’in cumhurbaşkanı olarak pasif olmaktansa bir baba gibi düzeltici, yön verici, yol gösterici bir tarz geliştirdiğini göstermektedir.

Turgut Özal (9 Kasım 1989-17 Nisan 1993)

Teknokrat kökenli olan Turgut Özal, cumhurbaşkanı olana dek devletin çeşitli kademelerinde görev yaptı. Elektrik İşleri Etüt İdaresi Genel Müdür Yardımcılığı’ndan sonra 1967-1971 yılları arasında DPT’de müsteşar olarak çalıştı. Başbakanlık Teknik Uzmanlar Kurulu üyeliğinde, Ekonomik Koordinasyon Kurulu, Para ve Kredi Kurulu, AET Koordinasyon Kurulu başkanlıklarında bulundu. 1971-73 yılları arasındaki dönemde Dünya Bankası’nda danışmanlık yapan Özal, 1979’da Başbakanlık Müsteşarı olarak görev yaptı. 1980 ihtilâli sonrası dönemde hükümette ekonomik işlerden sorumlu başbakan yardımcılığında bulundu. 1983’te, yeni kurulan ANAP’ın genel başkanı oldu ve seçim başarısından sonra hükümeti kurma görevini aldı. 1989’da cumhurbaşkanı seçilene dek başbakanlık görevini sürdürdü. 450 meclis üyesinin 263’ünün oyuyla cumhurbaşkanı oldu. Halefi Demirel tarafından cumhurbaşkanlığına gelişi meşruiyet gerekçesiyle sıkça eleştirilen Özal’ın cumhurbaşkanlığı dönemi de oldukça farklı ve tartışılır geçti.

Özal, cumhurbaşkanlığını, başbakan iken gerçekleştiremediği pek çok projesini hayata geçirebilmek için bir fırsat olarak değerlendirmişti. Bu da onun cumhurbaşkanlığını anayasal statüsü çerçevesinde algılamaktan ziyade kendi siyaset anlayışı ekseninde gördüğünü göstermektedir. Cumhurbaşkanlığı, Özal için başbakanlığının bir devamı mahiyetindeydi; yer değişikliği yapmış olmasının dışında bir farklılığı yoktu. Ama bu yer değişikliği oldukça zamanlı bir değişiklik olmuştu. Kenan Evren’in cumhurbaşkanlığı süresi dolmak üzereydi. 1987 yılındaki referandumla, eski siyasi parti liderlerine 1980 ihtilâli sonrası getirilen yasak kaldırılmıştı. Tecrübeli politikacıların siyasete dönmeleri Özal açısından hiç olumlu değildi. Eski hamisi Süleyman Demirel siyasi tazyiklerine çoktan başlamıştı. ANAP’ın oy oranı gittikçe düşmekteydi ve Özal, henüz iktidar gücünü elinden bırakamayacak kadar çok projeyi gerçekleştirme peşindeydi. Böylesi bir siyasî atmosfer içerisinde, Özal yapılabilecek en makul şeyi yaptı ve cumhurbaşkanlığına adaylığını koydu. Meclis çoğunluğunu ANAP milletvekilleri oluşturuyordu ve Özal’ın seçilmemesi için hiçbir matematiksel engel yoktu. Nitekim, DYP ve SHP’nin oylamaya katılmamalarına karşın Özal cumhurbaşkanı seçilmeyi başardı.

Göreve başlamasından itibaren, Özal en çok cumhurbaşkanlığının tarafsız olması gerektiği ilkesini ihlâl etmekle itham edildi. Özal ise bu eleştirilere hiç kulak asmıyor, bilakis ANAP’la yakın ilişkilerini sürdürüyordu. Partinin içişlerine dek müdahale etmeye devam ettiği Genel Başkanlık yarışında Mesut Yılmaz’a karşı Yıldırım Akbulut’a açıkça destek vermesinde gözlemlenebiliyordu. Özal, tarafsız kalması gerektiğine inanmıyordu çünkü sadece cumhurbaşkanı oldu diye Türkiye’nin istikbalini etkileyecek olaylara seyirci kalması beklenemezdi. Daha görev süresinin en başından anlaşılıyordu ki, Özal sembolik ve pasif bir cumhurbaşkanı olmayacaktı. Kafasında Amerika’daki başkanlık sistemine benzer bir sistem vardı ve sistem değişmemiş olmasına rağmen o değişmişçesine bir tutumla cumhurbaşkanından ziyade devlet başkanı gibi uygulamada yetkilerini genişletmeye çalışıyordu. 1982 Anayasası daha geniş yetkilerle donattığı cumhurbaşkanı anlayışıyla Özal’ın bu genişletme manevrasına çanak tutuyordu. Özal siyasî bir kurnazlıkla anayasanın bu çerçevede sunduğu esneklikten istifade etmesini bilmişti. Özal, başbakanlığa sadece görünürde devam etmiyordu. Ekonomi ile ilgili meselelerde düzenli brifingler almayı sürdürdüğü gibi, bürokratlar üzerinde etki alanı kurmaya da devam ediyordu. Hatta kendine, alternatif politikalar üretmek amacıyla uzmanlardan oluşan bir danışma ekibi bile kurduğu biliniyordu. Bu, yürütmenin tam bir ikilik içerisine girdiğini gösteriyordu. Özal, bunların yanı sıra hükümeti yönlendirmeye de çalışıyordu. Önemli bir konuda fikri sorulmadan bir karar alınsa, Özal hükümeti alenen eleştiri yağmuruna tutuyordu. Özellikle dışişlerini ilgilendiren meselelerde inisiyatifi elinden bırakmıyordu. Cumhurbaşkanının dış ilişkileri bu derece aktif olarak belirlediği, cumhuriyetin sağlamlaştırılmaya çalışıldığı Atatürk ve İnönü dönemleri hariç tutulursa, daha önce vaki değildi. Özal’ın, Dışişleri Bakanlığı’yla istişare etmeden kritik meseleleri başka ülkelerle müzakere ettiği bile zaman zaman ileri sürülmüştür. 1990 Körfez Krizi’nde Özal-George Bush ve Özal-Ortadoğu liderleri arasında yaşanan telefon trafiği, Özal’ın cumhurbaşkanlığını hangi ölçüde aktifleştirdiğini ortaya koymaktadır. Özal’ın sadece bir senelik cumhurbaşkanlığı süresince, ikisi dışişleri bakanı olmak üzere dört bakanın ve Türk tarihinde bir ilk olarak bir genelkurmay başkanının istifa etmeleri, cumhurbaşkanı Özal’ın hangi yoğunlukta hükümet ve gündelik siyasetle ilgili meselelere nüfuz etmeye çalıştığını gösterebilir.

29 yıl aradan sonra cumhurbaşkanlığına gelen ikinci sivil olması, Özal’ı cumhurbaşkanları tarihinde önemli bir yere koymaktadır. Ancak, sivil bir cumhurbaşkanı olarak Özal, beklendiği kadar demokrat bir cumhurbaşkanı olabilmiş miydi bu konuda tartışmalar hâlen sürmektedir ama bir gerçek vardır ki, Özal devletin başı olmaktan ziyade cumhurun başı olmayı tercih etmiştir. Çankaya köşkünü halktan kopuk, soyutlanmış bir üst makam olmaktan çıkarmıştır. Her fırsatta halkın arasına karışması, askeri şortla selamlaması, sanatçılarla kolkola şarkılar söylemesi, mütedeyyin kişiliğini gözler önüne seren pratikler sergilemesi Türkiye Cumhuriyeti cumhurbaşkanlığını bambaşka bir kimliğe taşımıştır. Kimi çevreler bundan rahatsız olmuştur ama genel manada halkın sevgisini kazanmış bir lider olduğu cumhurbaşkanlığı süresinin dolmasına henüz 3 sene varken aniden vefat edişinin halk üzerinde gösterdiği tesirdir. 17 Nisan 1993’te, Türkiye Cumhuriyeti gelmiş geçmiş en nev-i şahsına münhâsır cumhurbaşkanını kaybetmiştir.

Süleyman Demirel (16 Mayıs 1993-16 Mayıs 2000)

Yaklaşık yarım asrı bulan siyasî hayatının büyük kısmını parti başkanlığı ve yedi defa da başbakanlık yaparak geçiren Süleyman Demirel, 16 Mayıs 1993’te Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından seçilerek sekizinci Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın ölümüyle boşalan Cumhurbaşkanlığı makamına geçti.

Demirel, Türk siyasî hayatında ana damarlardan biri olmuş muhafazakâr-kalkınmacı bir siyasal hareketin uzun yıllar liderliğini yapmıştır. 1980 askeri darbesiyle başlayan yasaklı yıllarının ardından 1987’de yasağın kalkmasıyla yeniden başına geçtiği DYP’yi 1991 genel seçimlerinde en fazla oy alan parti haline getirdi ve Sosyal Demokrat Halkçı Parti ile kurduğu koalisyonun ana ortağı olarak hükümete taşıdı. Süleyman Demirel, selefi Özal’ın cumhurbaşkanlığı süresince eleştiri oklarını eksiltmemesiyle hâlâ hafızalardadır. Ancak ilginçtir ki, Özal’ın cumhurbaşkanı oluşunun meşrutiyetini tartışma konusu haline getirmiş olan Demirel, Özal’dan daha az bir oy olarak, 450 kişinin 244’ünün oylarıyla dokuzuncu cumhurbaşkanı olarak Çankaya Köşkü’ne çıktı.

Göreve başlarken Meclis’te yaptığı konuşmada özellikle iki önemli hususu vurgulaması, bu makama Türkiye’de aslında hangi dengeleri kollamak üzere ciddi bir misyon yüklendiğini göstermesi açısından mühimdir. Bu iki husustan birincisinde, Türk milletinin birliğini temsil eden ve bütün vatandaşları hiçbir ayrıma tabi tutmaksızın kucaklayan Cumhurbaşkanının tarafsızlığına atıfta bulunulurken; ikincisinde, Türkiye birliğinin temel şartının anayasal vatandaşlıktan geçtiği ve devletin en üst makamının bölge, köken, dil, din, mezhep ve ünsiyet farkının ülkede kanun önünde eşit haklara sahip olma konusunda problem oluşturmamasının teminatçısı olduğunun altı çizilmiştir. Demirel, zamanında çokça eleştirdiği Özal gibi, yıllarca liderliğini üstlendiği parti hükümetteyken bu makamda bulunmanın zorluklarını yaşamak durumunda kalmıştır. Beklendiğinin aksine, görevi süresince önceden Genel Başkanlığını yaptığı DYP’yi kayırıcı bir tutum içerisine girmemeye özellikle dikkat etti. Ancak kendisini benzer eleştirilere maruz kalmaktan korumak için hazırlıklı davrandı ve “anayasal cumhurbaşkanlığı” anlayışına sadık kalacağını ifade etti. Demirel’in siyasî lügatinde anayasal cumhurbaşkanlığı, Çankaya’nın, söz konusu Türkiye’nin menfaatleri olduğunda, Anayasa’nın öngördüğü doğrultuda yetkilerini kullanarak gerekeni yapması demektir. Demirel’e göre, cumhurbaşkanı bir kenarda pasifçe oturmak üzere seçilen bir devlet görevlisi değil aksine devletin zirvesinde kurumların uyumlu bir şekilde işleyişinin kontrolünü sağlayan anayasal bir gözlemci, bir hakemdir. Devletin başı vasfıyla Türkiye Cumhuriyeti ve Türk Milletinin birliğini temsil etmek, devletin işletilmesini sağlamak yani devlet organları arasında uyumu gözeterek koordinasyonu sağlamak, yargı ve yasama organlarıyla istişare bazında ilişkiler kurmak ve kuralların işlemesine nezaret etmek cumhurbaşkanının anayasal fonksiyonları arasındadır. Demirel’e göre, Türkiye’nin iyiliği ve istikrarı devletin başı olan cumhurbaşkanının girişimde bulunmasını gerektiriyorsa Anayasa’ya ve hukuka aykırı olmaması kaydıyla kamuoyunun cumhurbaşkanından hiçbir şeye karışmama tavrı yerine ülke çıkarlarına hizmet edecek telkin ve tavsiyelerde bulunmalıdır. Cumhurbaşkanı olarak Demirel’in geliştirdiği bu üslûp, Demirel’i diğer cumhurbaşkanlarının arasında farklı bir yere taşımıştır.

Demirel, Türkiye’nin tanık olduğu askeri müdahalelerden ikisini iktidardayken bizzat yaşamış bir siyaset adamı olarak rejimi korumak amacıyla demokrasinin kesintiye uğratılmasını siyasî hayatı süresince eleştirmiştir. Demirel’e göre, umulduğunun aksine askeri müdahaleler ülke menfaatleri için faydadan çok zarar getirmiştir. Başbakanlık dönemleri askerî müdahalelerle geçen Demirel’in cumhurbaşkanlığı da ordu-sivil ilişkilerinin problemli olduğu bir döneme denk geldi. Ancak, bu konuda epey tecrübe sahibi olan Demirel artık devletin başıdır ve her şeyden önemlisi eski siyasal seçkin, devlet seçkinlerine yakın durması beklenen bir makamdadır. Türkiye’nin gerildikçe gerildiği kaygı dolu Refah-Yol hükümeti süresince inisiyatifi elinde bulundurmaya çalışan Demirel’in, asker-sivil gerginliğini anayasal gücü doğrultusunda yumuşatmak için çaba sarf etmiş olduğunu yakın çevresindeki pek çok isim dillendirmiştir. Demirel’in, kimilerince demokrasimizi onlarca yıl gerilere savuran “postmodern darbe”, “soft darbe” diye tanımlanan, kimilerince ise rejimin korunması için gerekli olduğu inancıyla desteklenip alkışlanan 28 Şubat sürecini engelleyemediği açık olsa da, müdahalenin görünürde anayasal çerçevede kalmasını sağlaması bir başarı olarak nitelendirilebilir. Demirel, darbe adlandırmasının isabetli olmadığını her fırsatta vurgularken MGK’nın anayasal bir kurum oluşuna ve sadece askerlerden oluşmadığına vurgu yapar. Ayrıca hükümet MGK kararlarının hemen sonrasında değil birkaç ay sonra, hem de istifa ederek dağılmıştır ki bu da doğrudan bir darbe olmadığının, Demirel’e göre, bir göstergesidir. Herşeye rağmen, Demirel’in bu argümanları eski “dava” arkadaşlarının ve destekçilerinin çoğunu tatmin etmeyecek ve Demirel, askerî müdahaleye arka çıkmak ve demokrasiye zarar vermekle suçlanmaya devam edecektir. Ne ilginçtir ki, siyasî hayatı Türkiye’yi daha demokratik bir ülke haline getirme mücadelesiyle geçen bir siyasal seçkin, kariyerini devlet seçkinlerinin tarafında demokrasi kırığı oluşturma suçlamasıyla noktalamaktadır. 16 Mayıs 2000 günü cumhurbaşkanlığını, hakkında daha uzun yıllar devam edeceği belli olan pek çok tartışmayı birlikte sürükleyerek Ahmet Necdet Sezer’e devreden Demirel, cumhurbaşkanıyken dahi bırakmadığı aktifliğini hâlen sürdürmektedir.

Ahmet Necdet Sezer (16 Mayıs 2000- )

Sandalyesi bulunan siyasi partiler açısından parçalı bir görünüm arz eden meclisin 550 üye tam sayısının 330’unun oyuyla cumhurbaşkanı seçilen Ahmet Necdet Sezer, meclis dışından aday gösterilmiş olmasıyla cumhurbaşkanları arasında tektir. Böylelikle, 1982 Anayasası ile birlikte getirilen meclis dışından da aday gösterilebilme hükmü, mecliste bulunan partiler arasında meclisten bir isim üzerine uzlaşma sağlanamadığı bir durumda imdada yetişmiş ve olası bir cumhurbaşkanlığı krizini önlemiştir.

Meslek hayatına Türkiye’nin çeşitli yerlerinde hakim olarak başlayan Sezer, kariyerine Yargıtay Üyeliği’nden sonra Anayasa Mahkemesi Başkanı olarak devam etmiş parlak bir hukuk adamıdır. Nitekim, hukukçu kimliğinin cumhurbaşkanlığı süresince de damgasını vurduğu söylenebilir. Gerçek bir hukuk adamına yakışır şekilde, hakimlik dönemlerinde de, Anayasa Mahkemesi Başkanı olduğu dönemlerde de günlük siyasi konular hakkında kanaatini alenen belirtmekten kaçınmış ve bunun aksi davranış içerisine giren meslektaşlarını, hukukçunun tarafsız olma gerekliliğini zedelediğini ileri sürerek eleştirmiştir. Türkiye’de hukuken en üst kurum olan Anayasa Mahkemesi’ne başkanlık ettiği dönemde, en çok titizlik gösterdiği konu, siyasi hassasiyet içeren konularda polemik içine çekilmekten uzak durmak olmuştur. Bunun için, çeşitli vesilelerle kendisine yapılan röportaj tekliflerini geri çevirmiş ve medyatik bir isim olmaktan hususî olarak kaçınmıştır.

Kendisine düstur olarak edindiği “hukukun üstünlüğünü gerçekleştirmek için çalışmak”, sonraları cumhurbaşkanlığı üslûbunu da etkileyecektir. Gözlerin Sezer’e çevrilmesi, Anayasa Mahkemesi’nin 37. ve 38. kuruluş yıldönümlerinde yaptığı konuşmalarla olmuş ve bu konuşmaların kamuoyunda uyandırdığı etkinin neticesinde, meclisteki beş parti tarafından cumhurbaşkanlığına aday olarak gösterilmesi gündeme gelmiştir. Bu konuşmalarında temel olarak Sezer, düşünce özgürlüğü, demokratik hukuk devleti, yargı bağımsızlığı, idarenin yargısal denetim altına alınması gibi Türkiye açısından hayatî konulara vurgu yapmıştır. “Özgürlükçü demokrasilerin en önemli ilkesi, insanın devlet için değil, devletin insan için olduğudur. Devletin insanlara karşı korunmaya gereksinimi de yoktur.” diyen bir hukuk devleti mücadelecisinin cumhurbaşkanlığı makamında bulunmasının Türkiye’nin geleceği açısından büyük şans teşkil edeceği noktasında o dönemde, siyasîler ve medyanın etkili kalemleri birleşiyordu.

Nitekim, Sezer’in cumhurbaşkanı seçildiği gün mecliste yaptığı teşekkür konuşmasında, Anayasa Mahkemesi Başkanı iken söylediklerinden çok farklı vurgular yoktu. Anlaşılan oydu ki Sezer, hukukun üstünlüğü, idarenin işlem ve eylemlerinin anayasaya ve yasalara uygunluğu konularına gösterdiği titizlikle Çankaya’ya damgasını vuracaktı. Konuşmalarındaki ana vurgulardan biri de laiklikti, ki görev süresi boyunca iktidardaki AKP ile karşı karşıya geleceği başlıca mevzuyu oluşturacaktı. Laikliği ve hukukun üstünlüğünü demokrasinin temeli addeden Sezer, cumhurbaşkanlığı süresince cumhuriyet rejiminin iktidar tarafından “sinsice” dinamitlendiğini düşünen devlet elitlerinin güvendikleri en baş makam olmuştur. Bu durum, yıllarca rejimin bekçisi olarak görülüp çeşitli vesilelerle siyasetin içine çekilerek yıpratılan ordunun AB’nin şart koştuğu asker-sivil ilişkileri standardını yakalama çabasının toplumdaki sivilleşme arzusuyla birleşmesinin de etkisiyle rejimle ilgili konular hususunda önceki dönemlere kıyasla geri planda kalmasına paralel olarak ortaya çıkmıştır. Zaten anayasal olarak devletin varlığı ve bağımsızlığının, milletin bölünmez bütünlüğünün, Atatürk ilke ve inkılâplarının koruyucusu olarak cumhurbaşkanı görevlendirilmiştir. Böylelikle, devlet seçkinlerinin cumhurbaşkanlığına atfettikleri önem, içinde bulunulan dönemin de etkisiyle artmıştır. Cumhurbaşkanlığı, devletin başı olarak AB sürecinde gittikçe “sivilleştirilen” laik cumhuriyet rejimini teminat altına alabilecek ve daha da önemlisi Silahlı Kuvvetler’den farklı olarak, bunu yaptığında tepki çekmeyecek, en çok güven telkin eden anayasal kurumdur artık. Sezer’den sonra kimin cumhurbaşkanı olacağı işte tam da bu sebeple bazı çevreleri kara kara düşündüren bir sorun haline dönüşmüştür.

Cumhurbaşkanlığı Seçimleri Neden Krize Dönüşmektedir?

Peki ama parlamenter sistemde semboliklikten öte çok fazla yetkilendirilmeyen böylesi bir kurum Türkiye’de neden bu derece önem kazanmakta ve hatta devlet krizi diye adlandırılabilecek zor süreçlere ülkeyi sürüklemektedir? Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde, bazı çevrelerde, Atatürk tarafından bir zamanlar doldurulmuş olan bu makama gelecek kimsenin bu liyakatte olması gerekir görüşü hakimdir. Ölümünden sonra, cumhurbaşkanı olacak kimsenin rejimin koruyucusu, hamisi olarak Atatürk’ün “resmî halef”i olarak görüldüğü söylenebilir. Bu makama gelecek insan bu makama layık olmalı, onu en iyi şekilde temsil edebilecek kalitede olmalıdır. Çünkü cumhurbaşkanı olmak “devlete riyaset etmek” şerefine ulaşmaktır.

Cumhurbaşkanlığı makamı siyasî ikbalde en üst mertebe olarak algılanmaktadır. Bu makam kurumsallaşırken en çok ön planda tutulan cumhurbaşkanının partiler üstü olması gerekliliği ve tarafsızlık ilkesine riayet etmesidir. Bu makamı algılayışta zaman içerisinde anayasal statü değişikliklerine paralel olarak politikacılara güvensizliğin yansımalarını gözlemlemek de mümkündür. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde parlamento-ordu ilişkisinin niteliği etkili olmaktadır.

1924 Anayasası tasarısının meclis görüşmelerinde, cumhurbaşkanlığı seçimiyle ilgili vuku bulmuş tartışma konuları şöyledir: Meclis dışından adaylık, görev süresi (4 mü yoksa 7 mi olmalı?), milletvekilliği sıfatının devam edip etmemesi.

1961 Anayasası oluşturulurken bir çok tasarı hazırlanmış ve bunlar tartışmaya açılmıştır. Akademi dünyasının önemli isimlerinin başkanlığında hazırlanan bu tasarıların tartışmaya açtığı konular ise: Yüksek öğrenim şartı, adayların parlamento içinden mi dışından mı olacağı, seçilmesi için gerekli çoğunluk ne olmalı, görev süresi ne olmalı, parti kökenli olursa parti ile ilişkilerinin nasıl olması gerektiği, görev sonrası statüsü, yeniden seçilme ya da seçilmemesi.

1982 Anayasası, yasa koyucunun güçlü bir cumhurbaşkanı isteği içerisinde olduğunu gösteren bir yetki genişliği vermiştir. Neticede iki başlı bir yürütme ortaya çıkmış, bazı maddelerdeki muğlaklık cumhurbaşkanlığı makamını bu makama gelen kişinin yorumlarına göre şekillenmeye açık bir hale getirmiştir. 1982 Anayasası hazırlanırken en çok tartışılan konulardan biri cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesidir. Daha önceki anayasaların vurguladığı tarafsız, bağımsız cumhurbaşkanı tanımı daha belirgin olarak öne çıkmış, cumhurbaşkanının birleştiricilik vasfı vurgulanmıştır. Cumhurbaşkanlığı seçimleri, ayrıştırmak, anlaşmazlık çıkarıp kriz oluşturmak yerine farklı grupları bir araya gelmeye, uzlaşmaya teşvik edici nitelikte olmalıdır. 1982 Anayasası’nda yeniden seçilme durumu katî olarak reddedilmiş, 1961 Anayasası’nın bir dönem ara verilmek suretiyle yeniden seçilmeye olanak veren maddesi sertleştirilmiştir. Parlamento dışından adaylık ise parlamentonun beşte birinin imzasını gerektiren bir hâle getirilerek yine aynı isim üzerinde en azından böyle bir çoğunluğun fikir birliği etmesi şartı gözetilmiştir.

Her ne kadar parlamenter sistemlerde fahrî başkanlığın ötesinde yetkilerle donatılan bir devlet başkanlığı çok fazla ön görülmese de, Türkiye’de gözlenen pratik bundan farklıdır. Devletle bütünleştirilen bu makam, devlet makamlarının zirvesi olarak görülmektedir. Cumhurbaşkanlığına hukuki hiçbir sorumluluk yüklenmemesine rağmen manevi sorumlulukları (rejimi korumak, kollamak) çokça dillendirilmektedir. Cumhurbaşkanlığına giden yolun Genelkurmay Başkanlığı’ndan geçeceği şeklindeki teamül, 1989’da Özal’ın ve sonrasında da sivil isimlerin cumhurbaşkanlığına seçilmesiyle Türk siyasî hayatında uzun soluklu olmadı. Ancak bu durumun bir gelenek haline gelememesi, cumhurbaşkanlığına giden yolun yine de Ordunun memnuniyetinden geçtiği gerçeğini değiştirmemektedir. Ve şüphesiz bunun bu şekilde sürmesi de, Türkiye’de demokrasinin işlerlik kazanmasını ve sağlamlaşmasını sekteye uğratan bir durum teşkil etmektedir.

Sonuç Yerine: Yaklaşan Cumhurbaşkanlığı Seçimi ve Yükselen Tansiyonu Düşürme Yolları

Birkaçı hariç genelde cumhurbaşkanlığı seçimlerinin Türkiye’yi sancılı dönemlere soktuğu bir gerçektir. Fakat bu durumun bundan böyle de tekrarlayacağını beklemek ne derece doğru? Türkiye’de Cumhurbaşkanlığı makamının devlet seçkinlerinin kalelerinden biri olduğu yargısı belli bir döneme kadar doğrulanabilir. Ancak, özellikle Özal dönemiyle birlikte bu yargının geçerliliğini yitirmesine neden olabilecek önemli olaylar oldu. Demirel dönemini de bu anlamda istisnaî bir durum olarak değerlendirmek yanlış olmaz.. Seçilmiş olmak, halkla aralarında ciddi bağların kurulmasına ve halkın sevdiği politik figürler olarak Türk siyasî tarihinde yer etmelerini sağladı. Halkla kurdukları yakın iletişim, her ikisinde de farklı şekillerde olmak üzere, Cumhurbaşkanlığı üslûplarına yansıdı. Ama üslûpları farklı da olsa ortak olarak imza attıkları husus, bundan böyle cumhurbaşkanının sivil ve demokrat olması geleneğidir.

Nitekim, 2000 yılında bir başka sivil ismin meclis dışından aday gösterilerek cumhurbaşkanı seçilmesi de bu geleneğin yer ettiğini göstermesi bakımından mühimdir. Ancak sivillik vurgusunun ortak oluşuna rağmen Sezer’in cumhurbaşkanlığı döneminin seleflerinden ayrıldığı bir nokta var: Cumhurbaşkanının devlet seçkinlerinin rejim tehdidine karşı en çok güvendikleri makam haline dönüşmesi. Ordunun, rejimin bekçisi olarak tanımlanmasının sivil alana müdahale gerekçesiyle eleştirilmesi devlet seçkinlerinin nazarında cumhurbaşkanlığı makamının bu anlamda önemini arttırdı. Çünkü zaten cumhurbaşkanı anayasal olarak bu göreve haizdir ve cumhurbaşkanlarıının rejimi güvence altına almak için yapacakları, anayasal çerçeve ileri sürülerek eleştirilemeyecektir. Birçoklarına göre “İslamcı” AKP’nin “gizli ajandası”ndakileri pratiğe dökmesini Sezer’in vetoları önledi ve önlemektedir. Bu durumda rejim açısından muhafazakârlaşan, aktifliği pasif bir veto ediciden öteye geçmeyen bir cumhurbaşkanlığı işleyişinin ortaya çıktığı yorumunu yapmak yanlış olmaz. AKP iktidarının, sistemi İslamîleştirdiği kaygılarını taşıyanların bir sonraki cumhurbaşkanı seçimine bu derece kilitlenmiş olmaları bu sebepledir. Kabus senaryo, AKP lideri Recep Tayip Erdoğan’ın Çankaya’ya çıkması ve muhtemel bir ikinci AKP hükümetiyle işbirliği içerisinde anayasa değişiklikleri için gereken çoğunluğu sağlamış bir şekilde anayasal düzeni değiştirmesidir. Ancak bu senaryonun kabusluğunu bu çevrelerin gözünde arttıran Erdoğan’ın muhtemel adaylığını engelleyecek herhangi bir hukukî engelin olmamasıdır.

Bir başka kesime göre ise, henüz ortada resmî bir adaylık durumu yokken bunları tartışmaya açmanın bir anlamı yoktur. Kaldı ki, Erdoğan’ın aday olma hakkı da vardır ve bu hakkını kullanır aday olursa adaylığının engellenmemesi demokrasinin bir gereğidir. Erdoğan’ın aday olarak AKP kulislerinde isminin işaret edilmesi veya buna dair yapılan imalı konuşmaların nasıl bir infiale sebep olduğunu görüyoruz. Bu durumda ismi üzerinde hem AKP’nin hem CHP’nin uzlaşmaya varmadığı herhangi bir adayın krize neden olma ihtimali söz konusudur.

İzlenecek en rasyonel yol, meclis içinden ya da dışından siyasî parti gruplarının ötesinde, halk nezdinde sevilen, yahut halk çok tanımıyorsa da en azından bir kesim tarafından kendisine şiddetli bir garez ve şüpheyle yaklaşılmayan bir isim bulmaktır. Her ne kadar şu anki anayasal düzenlemeye göre cumhurbaşkanını meclis seçiyorsa da anayasal olarak milletin temsilcisi, devletin başı olarak tarif edilen böylesi bir kurumun başına siyasî yıpranmışlıklar ve şaibelerden uzak bir ismin gelmesi, millete sükûnet ve emniyet hissini vermek ve başka devlet kurumlarının vazife dışı alanlara çekilmesini önlemek suretiyle demokrasinin işlerliğini arttırıcı bir etken olacaktır. Devlet seçkinleriyle siyasi seçkinler arasında yaşanacak sürtüşmelerin taşınacağı platform Çankaya Köşkü olmamalıdır. Aksine cumhurbaşkanlığı, bu gerginlikleri yumuşatıcı ve frenleyici bir dengeleme mekanizmasını işletebilen bir makam olarak görülmelidir. Krizin kapıyı çalmasını da kırmasını da beklemenin anlamı yoktur. Cumhurbaşkanlığı seçiminin krize dönüşmeden atlatılması Türkiye’nin demokrasi serüveninde hangi aşamaya geldiğinin bir göstergesi olacaktır.


Upsam (Uluslararası Politik ve Stratejik Araştırmalar Merkezi)

Tüm hakları Saklıdır