|
|
 |
|
|
|
Nükleer Güç Olma Arayışı ve İran
İran’ın barışçıl amaçlar doğrultusunda geliştirme hakları olduğunu belirttikleri bir nükleer programı bulunmakta. Ne var ki, barışçıl amaçlar için olsun veya olmasın, belirli bir nükleer teknoloji kabiliyetine ulaşan devletlerin bu kabiliyeti nükleer silah yapımı için de kullanabilecekleri bilinmekte. İran’ın da nükleer silahlara sahip devletler kulübüne katılması, Nükleer Silahlanmanın Önlenmesi Antlaşması rejiminin uluslararası geçerliliği ve inandırıcılığının çok ciddi anlamda sorgulanması ve Türkiye’nin de önemli bir parçası olduğu Orta Doğu güç dengesinin bozulması gibi sonuçları da beraberinde getirecektir. İzmir Ekonomi Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Görevlisi Ozan Arslan'ın “Nükleer Güç Olma Arayışı ve İran” raporu bu alanda önemli bir güncel çalışma.
Giriş
Nükleer Silahlanmanın Önlenmesi Antlaşması (Nuclear Non-Proliferation Treaty - NPT), son yıllarda uluslararası politika sahnesinde gittikçe ön plana çıkan bir konu olarak karşımıza çıkmaktadır. 1 Haziran 1968 tarihinde bütün bağımsız devletlerin imzasına açılan antlaşma 4 Mart 1970 tarihi itibari ile yürürlüğe girmesine rağmen günümüzde nükleer silahlara sahip olduğu varsayılan dokuz devletten (A.B.D., Rusya Federasyonu, Birleşik Krallık, Fransa, Çin Halk Cumhuriyeti, İsrail, Hindistan, Pakistan ve Kuzey Kore) üçü (İsrail, Hindistan ve Pakistan) bu uluslararası antlaşmayı henüz imzalamamışlardır. Antlaşmayı imzalamış olan İran’ın ise günümüzde kendi nükleer silah geliştirme programını yürüttüğü yönünde endişeler bulunmaktadır.
Bazı çevreler, Kennedy’nin gerçekleşmesinden korktuğunu belirttiği gibi kısa zamanda yirmiden fazla devletin nükleer silah edinmesini engelleyerek Antlaşma’nın amacına çok büyük ölçüde hizmet ettiğini belirtseler de (Stephens, 2005), günümüzde Nükleer Silahlanmanın Önlenmesi Antlaşması’nın uygulanması konusunda ciddi problemler yaşandığı açıktır (Bkz. “How to Stop the Spread of the Bomb”, 2005). Kuzey Kore, 10 Ocak 2003 tarihinde, daha önce imzalamış olduğu Antlaşma’dan çekilmiş, günümüze kadar geçen süre içerisinde bütün çabalara rağmen Antlaşma rejimine geri dönmeyi red etmiş (Turner ve Dinmore, 2005) ve 2005 yılının başında nükleer silahlara sahip olduğunu resmen dünya kamuoyuna açıklamıştır.
İran’ın da, günümüzde Dışişleri Bakanlığı yetkililerinin çeşitli fırsatlarda barışçıl amaçlar doğrultusunda geliştirme hakları olduğunu belirttikleri bir nükleer programı bulunmaktadır (Adeli, 2005). Ne var ki, barışçıl amaçlar için olsun veya olmasın, belirli bir nükleer teknoloji kabiliyetine ulaşan devletlerin bu kabiliyeti nükleer silah yapımı için de kullanabilecekleri bilinmektedir. İran’ın da nükleer silahlara sahip devletler kulübüne katılması, Nükleer Silahlanmanın Önlenmesi Antlaşması rejiminin uluslararası geçerliliği ve inandırıcılığının çok ciddi anlamda sorgulanması ve Türkiye’nin de önemli bir parçası olduğu Orta Doğu güç dengesinin bozulması gibi sonuçları da beraberinde getirecektir.
Nükleer Silahların Uluslararası İlişkiler Sahnesine Çıkışı
Nükleer silahlar, yeryüzünün ilk kitle imha silahları değildir. Tarihte, daha I. Dünya Savaşı sırasında, kitle imha özelliğine sahip kimyasal silahlar olan zehirli gazlar kullanılmış olsa da nükleer silahların uluslararası sahneye çıkışı uluslararası ilişkilerde çok daha büyük bir endişe dönemi başlatmıştır.
Nükleer silahların ortaya çıkışının tarihçesine bakıldığında A.B.D, II. Dünya Savaşı’nın sonunda insanoğlunun tarihindeki ilk nükleer silah olan atom bombasını geliştiren ve bunu bir savaş hali ve silahlı çatışma içerisinde ilk defa kullanan devlet olarak karşımıza çıkmaktadır. 1940’lı yılların başında ünlü fizikçi Robert Oppenheimer başkanlığında bir grup Amerikalı bilimadamı tarafından yürütülen ve Manhattan Projesi (Manhattan Project) olarak adlandırılan bu ilk nükleer silah geliştirme programı 16 Temmuz 1945 tarihinde ilk atom bombası olan 19 kilotonluk “Trinity”nin başarıyla patlatılması ile sonuçlanmıştır. A.B.D.’nin New Mexico eyaletinde Alamogordo’da gerçekleştirilen dünya tarihindeki bu ilk nükleer silah testi (Bkz. Kibaroğlu, 1996: 2) insanoğlunun uzun tarihinde yeni bir dönem başlatmış ve nükleer savaş tehlikesini ilerleyen yıllarda uluslararası ilişkilerin gündemine sokmuştur.
“Küçük Oğlan (Little Boy)” adlı 13 kiliton gücündeki ikinci atom bombası 6 Ağustos tarihinde henüz teslim olmamış olan Japonya’nın, Hiroşima kentine atılmış ve gerçek bir silahlı çatışmada kullanılan ilk nükleer silah olmuştur. Bu bombayı üç gün sonra, 9 Ağustos tarihinde Nagasaki kentine atılan “Şişman Adam (Fat Man)” adlı 25 kilotonluk bir diğer atom bombası izlemiştir.
Bu iki bombanın savaş sırasında gerçek hedefler üzerinde kullanılması uluslararası ilişkilerde nükleer çağı başlatmıştır. II. Dünya Savaşı’nın sona ermesini takip eden yıllarda A.B.D.’nin tekelinde olan atom silahları, daha sonraki yıllarda pek çok ülke tarafında elde edilmeye çalışılmıştır.
Nükleer Silahların Yaygınlaşması ve Nükleer Silahlanmanın Sınırlandırılmasına Yönelik Çabalar
Nükleer Silahlanmanın Artışı (Nuclear Proliferation) iki farklı boyutta gerçekleşebilmektedir. Bu boyutlardan ilki olan “nükleer silahlanmanın dikey artışı” (vertical proliferation) halihazırda nükleer silahlara sahip devletlerin sahip oldukları nükleer silah sayılarını artırmaları anlamına gelirken, ikinci boyut olan “yatay artış” (horizontal proliferation) ise nükleer silahlara sahip olan devlet sayısının artışını kastetmektedir (Kibaroğlu, 1996: 1).
Nükleer silahlanmanın önlenmesine yönelik diplomasi tarihi üç döneme ayrılabilir. Bu dönemlerden ilki, A.B.D’nin nükleer güç tekelini elinde bulundurduğu 1945-1949 yılları arasında yaşanmıştır. Bu dönem zarfında gündeme gelen Baruch Planı, yeryüzündeki uranyum ve toryum madenlerinin işletilmesinin Birleşmiş Milletler (BM) ’in denetimi altında bir tekel tarafından yönetilmesi ilkesini önermişse de bu plan 1946 yılında BM Güvenlik Konseyi’nde S.S.C.B. tarafından veto edilmiştir. Bu plan, A.B.D.’nin bir uluslararası “nükleer silahlanmanın önlenmesi” rejimi kurulması yönündeki ilk girişimidir. Planın başarısızlığa uğraması o yıllarda A.B.D. hükümetinde büyük bir hayalkırıklığı yaratmış ve Amerika’da pek çok çevrede Sovyetler Birliği atom bombası elde etme yoluna giderse “atom tekelini korumak için atom tekelinin kullanılması” (Straus, 2004: 64) fikrinin ifade edilmesine yol açmıştır. Fakat, II. Dünya Savaşı’nın muzaffer Sovyet İmparatorluğu’na karşı girişilecek olan bu tip bir girişim bir III. Dünya Savaşı’nı doğuracağı için bu fikir hiçbir zaman uygulamaya geçirilmemiştir.
A.B.D., II. Dünya Savaşı’nın bitimini takip eden dört sene boyunca dünyada nükleer silahlar konusunda tekelini korumuş ise de 1949 yılında S.S.C.B. Amerikalı bilimadamı ve yöneticilerin tahminlerinden daha önce ilk Sovyet atom bombasını patlatmıştır. Ünlü Sovyet fizikçi Igor Kuchatov başkanlığında yürütülen ve A.B.D nükleer silah programının değişik aşamaları hakkında Sovyet ajanları tarafından sağlanan sürekli bir bilgi akışına sahip olan Sovyet nükleer silah programının bu başarısı A.B.D. yöneticilerini dehşete düşürmüştür. S.S.C.B.’nin kendi atom bombasını geliştirmesi A.B.D.’de daha önce tartışılan “atom tekelini korumak için atom tekelini kullanma” prensibinin de tam anlamıyla sonu olmuştur.
Nükleer silahlanmanın önlenmesine yönelik çabaların ikinci dönemi 1949-1991 yılları arasında, uluslararası ilişkilerde Soğuk Savaş Dönemi boyunca yaşanmıştır. Bu dönemde, hiçbir süper veya büyük gücün nükleer silahların yaygınlaşmasını önleme konusunda tek başına etkin bir yaptırım gücü olmamıştır. Bu dönem boyunca değişik zamanlarda, A.B.D. ve S.S.C.B.’nin nükleer silahlara sahip ülke sayısının artmasını engellemeye yönelik bir işbirliğine gitme çabaları olmuşsa da bu çabalar Soğuk Savaş’ın karşılıklı güvensizliğin hüküm sürdüğü ortamında beklenen başarıyı getirememişlerdir.
Nükleer silahların dehşet denklemine oturmuş iki kutuplu bir Soğuk Savaş döneminin başladığı bu yıllarda diğer devletlerde de bu kitle imha silahlarını elde edebilme yönünde büyük bir heves ve gayret oluşmuştur. Birleşik Krallık, A.B.D.’nin de katkılarıyla ürettiği 25 kilotonluk ilk atom bombası “Kasırga” (Hurricane) yı 1952 yılında test etmiştir. Bundan beş yıl sonra ise ilk hidrojen bombasını patlatmıştır.
Aynı yıllarda, 29 Temmuz 1957’de, atom enerjisinin barışçıl amaçlarda kullanılmasını sağlamak amacıyla Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu (IAEA – International Atomic Energy Agency) kurulmuştur. 1963 yılında imzalanan Nükleer Denemelerin Kısmen Yasaklanması Antlaşması (Partial Nuclear Test Ban Treaty) ve 1968 yılında imzaya açılan Nükleer Silahların Sınırlandırılması Antlaşması’nın ardından Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu’nun antlaşmalara imza koyan devletler üzerindeki yetkisi artmıştır.
Nükleer silah elde eden devletler listesine 1960 yılında Fransa da eklenmiştir. Fransa’daki Alman işgalinden II. Dünya Savaşı’nın sonuna kadar Özgür Fransa Kuvvetleri (Forces Françaises Libres)‘ni komuta eden ve 1958 yılından itibaren 5. Fransız Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı olan Charles de Gaulle, Fransız devletinin uluslararası sahnedeki büyüklüğü (grandeur) ve güvenliği için nükleer silahların şart olduğuna kesin olarak inanmıştır. Fransa, 1960 yılında ilk atom bombasını test etmiş ve nükleer “Vurucu Güç (Force de Frappe)”ünü oluşturmaya başlamıştır. 1968 yılına gelindiğinde ise artık NATO’nun askeri kanadı üyeliğini terk etmiş olan Fransa ilk hidrojen bombasını patlatmıştır.
1960’lı yıllarda, nükleer silahlanmanın yaygınlaşmasına karşı Batı ülkeleri içerisinde, bir ortak tavır ve yapılanma oluşturmak adına, NATO çatısı altında bir “Çok Taraflı Nükleer Güç” (Multilateral Nuclear Force) kurulmak istenmiştir. A.B.D.’nin NATO çatısı altında Birleşik Krallık ve Fransa’nın nükleer güçlerini kendi nükleer kabiliyeti ile birleştirerek kendi güdümünde ve sadece S.S.C.B.’nin dışarıda kaldığı1 bir nükleer kulüp kurma yolundaki bu çabaları Charles de Gaulle’ün Fransa için bağımsız bir nükleer güç kimliği istemesi ve bu fikri benimsememesi üzerine sonuçsuz kalmıştır.
Nükleer silah elde eden beşinci devlet 1964 yılında Çin Halk Cumhuriyeti olmuştur. Mao-Zedong yönetimi tarafından hem ideolojik ve stratejik bir düşman olarak gördüğü Amerika Birleşik Devletleri’ne, hem de 1961 yılından itibaren giderek kötüleşen ilişkiler içinde bulunduğu Sovyetler Birliği’ne karşı bir caydırıcılık unsuru olarak ortaya çıkan Çin’in atom bombası Batılı istihbarat servislerini de oldukça şaşırtmıştır. Çin Halk Cumhuriyeti, ilk hidrojen bombasını da ilk Fransız hidrojen bombasından bir sene önce 1967 yılında patlatmıştır.
Böylece 1960’lı yılların ortası itibari ile BM Güvenlik Konseyi’nin 5 daimi üyesinin hepsi de nükleer silahlara sahip olmuşlardır. Bununla beraber, nükleer güçlerin ve nükleer silahların sayısının arttığı ve sürekli olarak uluslararası krizlerin ve gerginliklerin yaşandığı 1960’lı yıllar, nükleer kitlesel imha silahlarının daha fazla yaygınlaşmasını engelleme fikrini de beraberinde getirmiştir. Bu süreçte ilk adım 1963 yılında imzaya açılan Kısmi Test Yasağı Antlaşması (Partial Test Ban Treaty) olmuştur. Atmosferde, sualtında ve uzayda her türlü nükleer denemeyi yasaklayan bu antlaşma A.B.D., S.S.C.B. ve Birleşik Krallık tarafından imzalanmışsa da Fransa ve Çin Halk Cumhuriyeti antlaşmayı o tarihte imzalamayı red etmişlerdir. 5 Ağustos 1963 tarihinde imzaya açılan ve 10 Ekim 1963 itibari ile yürürlüğe giren bu antlaşmayı değişik zamanlarda üçü yukarıda belirtilen nükleer güçler olmak üzere toplam 113 Birleşmiş Milletler üyesi devlet2 imzalamıştır. O yıllarda hala hidrojen bombası üretme çalışmalarını sürdürmekte olan Fransa ve Çin’in antlaşmaya imza atmamaları bu antlaşmanın etkisini sınırlamıştır. Nükleer güç ve silahların yayılmasını engellemek yolunda gerçekleştirilen bu ilk antlaşmayı beş yıl sonra günümüzdeki tartışmalara konu olan Nükleer Silahlanmanın Önlenmesi Antlaşması izlemiştir.
Bu antlaşmanın getirdiği en önemli ilkelerden biri, taraf olan devletleri kalıcı olarak “nükleer silaha sahip olan devletler” (Nuclear-Weapon States – NWS) ve “nükleer silah sahip olmayan devletler” (Non-Nuclear-Weapon States - NNWS) olarak iki gruba ayırmasıdır. Antlaşmada, 1 Ocak 1967 tarihinden önce nükleer bomba patlatan (test eden) devletler ilk grupta tanımlanırken, o tarih itibari ile nükleer silaha sahip olmayan devletler ise ikinci grupta tanımlanmışlardır (Kibaroğlu, 1996: 3).
Antlaşmanın getirdiği ikinci bir ilke, o tarih itibari ile nükleer silaha sahip olan devletlerin zaman içerisinde nükleer silah stoklarını azaltmaları ve en sonunda tamamen yok etmeleridir. Ne var ki, antlaşmanın yürürlüğe girmesinin üzerinden 36 sene geçmesine rağmen bu ilke hayata geçirilmemiştir.
Nükleer Silahlanmanın Önlenmesi Antlaşması rejiminin getirdiği diğer bir ilke de, enerji üretimi gibi barışçıl amaçlarla bir nükleer programa sahip olmak isteyen üye devletlerin Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu’nun yardımı ve sıkı denetimi altında nükleer enerjiye erişebilmeleridir.
Yukarıda da, daha önce belirtildiği gibi nükleer silaha sahip devletler olan Çin ve Fransa antlaşmayı o tarihte imzalamayı red etmişlerdir. Ayrıca, yine o yıllarda henüz nükleer silaha sahip devletler olmayan fakat nükleer programlarını geliştirmekte olan İsrail, Hindistan ve Pakistan da antlaşmayı imzalamayı red etmişlerdir ve Çin ile Fransa’nın 1992 yılında antlaşmaya imza koymalarına rağmen diğer üç devlet hâlâ Nükleer Silahlanmanın Önlenmesi Antlaşması’nı imzalamamışlardır.
Orta Doğu’da ise ilk nükleer program geliştiren ve nükleer silaha sahip olan devletin, her ne kadar İsrail bunu hala resmen kabul etmemişse de, İsrail olduğu kabul edilmektedir. 1960’lı yılların sonlarından beri şüphelenilen, fakat İsrail tarafından ne kabul edilen ne de yalanlanan İsrail’in nükleer silah geliştirme programı 1986 yılında Dimona’daki İsrail nükleer tesisinde çalışmış olan Mordechai Vanunu adlı bir teknisyen tarafından İngiliz basını aracılığı ile dünyaya açıklanmıştır. Fakat İsrail devleti, dünyada büyük yankılar uyandıran bu gelişmeden sonra bile nükleer silahlara sahip olduğunu resmen doğrulamamış ve Vanunu casusluk ve vatana ihanet suçlarından yargılanarak suçlu bulunmuş ve hapse atılmıştır.
Nükleer Silahların Sınırlandırılması rejiminin kurulmasından sonra “resmen” nükleer silah geliştiren ve bunu açıklayan ilk devlet Hindistan olmuştur. İndira Gandhi hükümetinin yönetimde olduğu 1970’li yılların başlarında Hindistan “barışçıl bir nükleer araç” olarak adlandırdığı ilk nükleer bombasını geliştirmiştir ve “Gülümseyen Buddha” (Smiling Buddha) adını verdiği silahı 1974 yılında Tar Çölü’nde patlatmıştır. Hindistan’ın, nükleer silah programını, bölgesinde Çin ve Pakistan’ı tehdit olarak algılamasının bir sonucu olarak geliştirdiği tespitini yapmak mümkündür.
Nükleer silahlanmanın önlenmesine yönelik çabaların üçüncü dönemi 1991 yılında S.S.C.B.’nin çökmesi ve Soğuk Savaş döneminin resmen sona ermesi ile başlamıştır. Daha önceki iki dönemde sadece Soğuk Savaş’ın iki büyük gücünün yanında Birleşik Krallık, Fransa, Çin, Hindistan gibi büyük devletler (nükleer silah geliştirdiğini resmen kabul etmeyen İsrail dışında) nükleer silahlara sahip olmuşlardır. Fakat, Soğuk Savaş dengelerinin ortadan kalktığı ve A.B.D.’nin giderek artan bir şekilde, tepki duyulan ve hedef alınan tek süper güç olarak kaldığı bu yeni dönemde nükleer silahlanmanın önlenmesi giderek daha da zorlaşmaya başlamıştır. Nükleer enerji ve silah geliştirmeye yarayan teknolojiler nispeten daha küçük siyasi aktörler için de ulaşılabilir bir hale gelmiştir.
Hindistan’ın, kendi nükleer silahını geliştirip başarıyla patlatmasının ardından kendi programına sıkı sıkıya sarılan Pakistan, 1970, 80 ve 90’lar boyunca nükleer fizik mühendisi Abdülkadir Han yönetiminde kendi nükleer kabiliyetini geliştirmiş ve 1998 yılında ilk nükleer bombasını başarıyla patlatarak nükleer kulübe katılmıştır.
1990’ların sonu ve yeni bin yılın ilk yılları itibariyle nükleer silah geliştirdiğinden şüphe edilen Kuzey Kore de, 2003 yılının başında daha önce imzalamış olduğu Nükleer Silahlanmanın Önlenmesi Antlaşması’ndan çekildiğini resmen açıklamış ve 2005 yılı başı itibari ile de nükleer silahlara sahip olduğunu açıklamıştır.
İçinde bulunduğumuz bu üçüncü dönemde, İran da, nükleer programında oldukça aşama kaydetmiş görünmekte ve çeşitli uluslararası çevrelere göre kendi nükleer silahını üretmeye oldukça yaklaşmış bulunmaktadır (Sokolski, 2005). İran, Avrupa Birliği’nin önde gelen güçleri Birleşik Krallık, Fransa ve Almanya’nın dışişleri bakanları ile 2005 yılının Mayıs ayında Cenevre’de gerçekleşen görüşmelerde nükleer çalışmalarını Ağustos ayına kadar ertelemeyi kabul etmişse de bu kesinlikle İran’ın nükleer kabiliyetini geliştirmekten vazgeçtiği anlamına gelmemiştir. (Maddox, 2005). İran’da rejim içerisinde ılımlı ve reformist bir lider olarak görülen ve görevi 2 Ağustos 2005 tarihinde yeni seçilen muhafazakar lider Mahmut Ahmedinejad’a bırakan Cumhurbaşkanı Muhammed Hatemi bile ülkede muhafazakar çevrelerce stratejik bir hedef olarak görülen tartışmalı nükleer programı askıya almak konusunda görev süresi boyunca hiç bir girişimde bulunmamıştır (Bkz. “Will it make any difference?”, 2005)
İran’ın Nükleer Silah Geliştirme Çabaları ve Bu Çabaların Yaratabileceği Yansımalar
A.B.D.’nin 2003 yılında Irak’a karşı gerçekleşen askeri müdahalesi ve işgalinin ardından gözler A.B.D.’nin sıradaki hedefi olması muhtemel gibi gözüken İran’a çevrilmiştir. A.B.D., ülkede İslam Devrimi’nin gerçekleştiği 1979 yılından beri İran İslam Cumhuriyeti’ni Orta Doğu’daki çıkarları için bir tehdit unsuru olarak görmüştür. 1980-1988 yılları arasında 8 yıl boyunca devam eden yıkıcı İran-Irak Savaşı boyunca, Henry Kissinger’in “ikisinin de kaybedemeyecek olması ne yazık”3 (Ferguson, 1997: 295) şeklindeki değerlendirmesine rağmen, Reagan hükümeti İran’a karşı Saddam Hüseyin rejimini desteklemiştir. A.B.D.’nin İran Körfezi’nde bizzat kendi deniz ve hava kuvvetleriyle de katıldığı bazı askeri müdahalelerine ve uluslararası arenada İran’a karşı uyguladığı geniş yaptırımlara rağmen İran’daki teokratik rejim 1980’li ve 90’lı yıllar boyunca güvenliğini ve varlığını koruyabilmiştir. Ne var ki, 2001 yılında A.B.D.’de gerçekleşen 11 Eylül terör saldırılarından sonra, Cumhuriyetçi George W. Bush yönetimi “serseri devletler (rogue states)” ve “şer ekseni (axis of evil)” adlandırdığı ve içinde İran’ın da yer aldığı devletler grubuna karşı askeri müdahale seçeneğini gözden geçirmeye başlamış ve 2002 yılında Taliban kontrolündeki Afganistan’ı ve 2003 yılında da Saddam Hüseyin’in diktatörlüğünde yönetilen Irak’ı işgal etmiştir.
Irak’ın işgalini takip eden aylarda, İran İslam Cumhuriyeti’nin, 1968 tarihli Nükleer Silahların Sınırlandırılması Antlaşması’nı ihlal ettiği, bir nükleer silah geliştirme programına sahip olduğu ve sıradaki müdahale edilmesi muhtemel ülkenin İran olduğu yönündeki iddialar, uluslararası çevrelerde giderek daha fazla yankı uyandırmaya başlamışlardır.
Peki, İran’ın nükleer programı geçmişten bugüne nasıl gelişmiştir ve bugün gelinen noktada ne gibi sonuçlar doğurabilir? İran, gerçekten askeri amaçlar doğrultusunda bir nükleer kabiliyet geliştiriyorsa bunun sebepleri ve buna gelecek tepkiler ne yönde olabilir?
İran, nükleer enerji konusundaki ilk çalışmalarını 1957 yılında başlatmış ve o dönemdeki yakın müttefiki A.B.D. ile bir nükleer işbirliği anlaşması imzalamıştır. Bu anlaşmanın imzalanmasından 10 yıl sonra ise Şah yönetimindeki İran hükümeti, Amirabad Teknik Üniversitesi çatısı altında yürütmeye başladığı nükleer araştırma programı kapsamında 5 megawattlık küçük bir reaktörü hizmete sokmuştur. İlerleyen yıllar içerisinde, nükleer hedeflerini giderek büyüten Şah, 1974 yılında İran Nükleer Enerji Örgütü’nü kurmuş ve 20 senelik bir zaman zarfında ülkede 23 tane nükleer enerji santralının kurulacağını açıklamıştır. İran’da devrimin gerçekleştiği 1979 yılına gelindiğinde ise Bushehr santralının %80’i tamamlanmıştır ve Şah rejimi, ülkede dört yeni nükleer enerji santralının yapımı için sözleşme imzalamıştır. (Bkz. Sadr, 2005: 58).
Dolayısıyla, İran’ın nükleer araştırma ve geliştirme programı, ülkede teokratik rejimin kurulmasından daha öncelere dayanmaktadır ve o yıllarda A.B.D.’nin, Nükleer Silahlanmanın Önlenmesi rejiminin kurulmuş olmasına rağmen, Orta Doğu’daki en yakın müttefiklerinden biri olarak gördüğü İran’ın nükleer programına karşı bir tavır almaması ve hatta daha önceki yıllarda bu programın başlamasını sağlayan güç olması düşündürücüdür.
İran’da iktidarı eline geçiren Ayetullah Ruhollah Humeyni ve teokratik rejim, devrimin ve İran-Irak Savaşı’nın getirdiği çalkantılı dönemin ilk yılları boyunca nükleer çalışmaları durdurmuştur. Daha önce inşa sözleşmeleri imzalanan dört nükleer santralın yapımı iptal edilmiştir. İran’ın nükleer programı ancak 1984 yılında tekrar başlamıştır. Özellikle İran-Irak Savaşı’nın sona ermesinden sonra askeri harcamalarını konvansiyonel silah alımlarından nükleer programına kaydırma lüksüne kavuşan İran, 1990’lar boyunca nükleer araştırmalarına hız vermiştir.
İran İslam Cumhuriyeti’nin 1980’li yılların ortalarından itibaren nükleer çalışmalarını bir nükleer silah geliştirme programına dönüştürmeye çalıştığı ve 1990’lı yıllar boyunca da Çin, Rusya ve Kuzey Kore’den nükleer silah üretiminde kullanılabilecek nükleer maddeler aldığı varsayılmaktadır.
Askeri alanda, İran’ın uzun yıllardan beri balistik füzelere sahip olduğu ve bunların menzillerini sürekli olarak artırmaya çalıştığı da bilinmektedir. Bu balistik füze kabiliyeti ve bu füzelerin artan menzilleri, İran’ın birkaç yıl içerisinde sahip olabileceği düşünülen olası nükleer silah kabiliyeti ile birleşince İran’ı bölgede kısa bir süre içerisinde çok ciddi bir tehdit olarak görmek şaşırtıcı olmayacaktır.
İran’ın bölgedeki askeri gücüne konvansiyonel silahlar açısından bakıldığında, günümüzde ülkede hüküm süren teokratik rejimin silahlı kuvvetlerinin, Şah rejiminin silahlı kuvvetlerine göre teçhizat bakımından daha zayıf olduğu görülmektedir. İran’ın son şahı Muhammed Rıza Pehlevi’nin özellikle 1970’li yıllarda İran’ı Orta Doğu’nun başat gücü yapmak adına giriştiği silahlanma programı 1979 Devrimi’ni takip eden silah ambargosundan büyük ölçüde etkilenmiştir. Döneminin çoğu Amerikan yapımı en modern silah sistemleri ile donatılan İran İmparatorluk Silahlı Kuvvetleri, devrim sonrasında çok ciddi bir yedek parça, deneyimli personel ve teknisyen sıkıntısı çekmeye başlamıştır. 1980 yılında başlayan İran-Irak Savaşı boyunca da sahip olduğu modern silah sistemlerinin önemli bir kısmını çarpışmalar ve yedek parça sıkıntıları yüzünden yitiren İran silahlı kuvvetleri 1990’lara konvansiyonel silahlar bakımından oldukça zayıflamış bir ordu olarak girmiştir. Devrim Muhafızları ile beraber Şii teokrasine dayalı rejimin güvenliğini korumakla görevli İran ordusu 1990’lı yıllar boyunca Sovyetler Birliği’nin mirasçısı olan Rusya Federasyonu’ndan direkt alımlarla ihtiyaç duyduğu silah sistemlerini tedarik etme yoluna gitmiştir. Rejim, güvenliğini sağlamak adına ülke içinde de yerli bir silah sanayi kurarak silah sistemleri üretimine gitme yolunu denemişse de 21. yüzyılın sofistike silah teknolojisini yakalamaktan çok uzak kalmış ve düşük teknoloji ürünü silah sistemlerinin üretimi ile yetinmek durumunda kalmıştır.
İran’ın dış tehdit algılama perspektifinden bakıldığında, doğusunda Afganistan’daki Şii karşıtı Taliban ile güney batısında daha önce 8 yıl boyunca savaştığı Saddam Hüseyin rejimlerinin ortadan kalkması İran’ın dış güvenliği adına bir açıdan olumlu gelişmeler olarak değerlendirilebilecekken, bu rejim tasfiyelerinin İran’ın, baş düşmanı olarak gördüğü ve “Büyük Şeytan (Great Satan)” olarak nitelendirdiği A.B.D. tarafından yapılmış olması İran rejimi için çok daha büyük bir tehditi gündeme getirmiştir.
Bu şartlar altında incelendiğinde İran’ın, rejimin güvenliği için askeri bir caydırıcılık yaratabilmek adına Kitle İmha Silahları (Weapons of Mass Destruction) ve onları taşıyabilecek uzun menzilli füzeler geliştirme çabalarının mantıklı ama ürkütücü bir seçenek olduğu görülebilmektedir. Ayrıca, İran’ın bu iki önemli askeri güç faktörünü birbirine paralel olarak geliştirmemesi düşünülemez. İran’ın artık oldukça eskimiş ve kronik bir yedek parça sıkıntısı çeken Amerikan yapımı F-14 Tomcat avcı-bombardıman uçaklarının, İran’ın geliştirmekte olduğu sanılan Kitle İmha Silahlarını bir savaş anında uzak hedeflere taşıyabilmesi mümkün görülmemektedir. İran Hava Kuvvetleri’nin zayıflığı, stratejik açıdan İran’ın uzun menzilli balistik füzelere, geliştirmesi halinde, Kitle İmha Silahları kadar ihtiyaç duyması sonucunu doğurmaktadır.
İran, balistik füze geliştirme çabalarında önemli bir aşama katederek 2003 yılının Temmuz ayında 1.000 km menzilli Shahab 3 füzesini başarıyla test etmiştir. İran’ın, 800 kg savaş başlığı taşıyabilen ve Kuzey Kore yapımı No Dong 1 füzelerinden esinlenerek üretildiği sanılan Shahab 3 füzelerinin yanında 2.000 km menzilli ve Rus teknolojisinden yararlanılarak geliştirildiği düşünülen Shahab 4 füzeleri üzerine çalıştığı da sanılmaktadır. Bu füzelerin isabet kesinliklerinin düşüklüğü konvansiyonel savaş başlıkları ile verebilecekleri zararı azaltırken Kitle İmha Silahlarını istenilen hedeflere yaklaşık olarak ulaştırma konusunda herhangi bir sıkıntı yaratmayacaklardır (Russell, 2004: 34).
İran, Kitle İmha Silahları arasında nükleer silahlara kuşkusuz özel bir ilgi göstermektedir. Pek çok İranlı askeri stratejiste göre, rejimin nükleer silahlara A.B.D. ve İsrail’den gelmesi muhtemel tehditlere karşı caydırıcı bir güç olarak ihtiyacı vardır. Ayrıca, nükleer silah kabiliyeti İran’ı bölgesinde başat güç konumuna getirecektir (Bkz. Russell, 2004: 34).
İran’daki teokratik rejim ayrıca, geçtiğimiz yüzyıl içerisinde sadece A.B.D., S.S.C.B (daha sonra Rusya Federasyonu), Birleşik Krallık, Fransa, Çin gibi uluslararası ilişkilerin büyük siyasi aktörlerinin değil İsrail, Hindistan, Pakistan ve Kuzey Kore gibi daha mütevazi bölgesel güçlerin de nükleer silahlar geliştirebildiğini görmüştür. Bu silahlara sahip olan devletlerin dışarıdan gelebilecek askeri müdahalelere karşı çok büyük bir caydırıcılık elde ettikleri yadsınamaz bir gerçektir. Hatta 2003 yılı itibariyle Irak’ta Saddam Hüseyin rejiminin elinde nükleer silahlar olması halinde A.B.D.’nin bir askeri müdahale seçeneğini bu kadar kolay tercih edemeyeceği değerlendirmesini yapmak yanlış olmayacaktır. Hatta bu bağlamda, Irak’a karşı 1981 yılında İsrail ve 1991 yılında A.B.D. ve uluslararası koalisyon tarafından gerçekleştirilen askeri müdahalelerin de o yıllarda Irak’ın elinde nükleer silahlar bulunması halinde gerçekleştirilemeyeceği de gerçekçi bir yaklaşımdır.
Fakat, İran’ın, Irak’ın nükleer silah geliştirme teşebbüsü ve bunun sonuçlarından bazı önemli dersler çıkarmış olması gerekmektedir. Irak örneği göstermiştir ki, bir devletin nükleer silah geliştirirken en savunmasız olduğu dönem gerekli altyapının kurulduğu fakat nükleer enerji üzerine yapılan çalışmaların henüz bomba yapımı için yeterli olmadığı geliştirme aşamalarıdır. İsrail, 1981 yılında Irak’ın nükleer silah geliştirme çalışmalarının ilerlemesini beklememiş ve Osiraq reaktörünü meşruiyeti tartışılabilecek fakat başarılı bir hava akını ile yoketmiştir.
Dolayısıyla, İran’ın nükleer programını geliştirirken müdahale edebilecek dış güç odaklarını mümkün olduğunca provoke etmemeye çalışması şaşırtıcı değildir. İran hükümeti ve üst düzey yetkilileri son yıllarda uluslararası kamuoyu önünde İran’ın nükleer programının sadece barışçıl amaçlar doğrultusunda geliştirildiğini her fırsatta tekrar etmeye özen göstermişlerdir. İran, sahip olduğu zengin petrol ve doğal gaz rezervlerine rağmen bir nükleer enerji programı geliştirmesine gerekçe olarak ulusal enerji ihtiyacını karşılamak için tüketilen petrol ve doğal gazını dış pazarlarda satarak daha fazla döviz girdisi sağlama amacını belirtmektedir. İran’ın petrol ve doğal gaz rezervlerinin her yıl oldukça geniş miktarlarda tüketildiğinin düşünülmesi durumunda bu gerekçe çok mantıksız sayılamayacaktır. Ancak, Amerikalı uzmanların başını çektiği bazı çevrelerce yapılan değerlendirmelerde, İran’ın nükleer enerji geliştirme projesi için harcayacağı mali kaynakları, petrol sanayisinin maliyet-etkinliği ve verimliliği için harcaması durumunda daha kârlı çıkacağı dile getirilmektedir.
Fakat, İran’ın ulusal enerji üretimini karşılamak amacıyla nükleer enerjiye yöneldiği argümanının gerçekliğinin varsayılması durumunda bile, İran’ın uluslararası kamuoyundan gelen baskılara rağmen bu çapta büyük bir yatırımı, özellikle yukarıda belirtilen İran rejiminin güvenlik ihtiyacı ile ilgili faktörlerin ışığında, askeri hiç bir amacı düşünmeden yaptığını düşünmek hiç de gerçekçi olmayacaktır.
2004 yılı sonu itibariyle, İran’ın nükleer araştırma ve geliştirme çalışmaları yürüttüğü sekiz adet tesisi bulunduğu sanılmaktadır. Tahran, İsfahan, Bonab ve Ramsar’da bulunan daha küçük araştırma reaktörlerinin yanında İran Körfezi kıyısında bulunan 1000 megawattlık Bushehr 1 ve 1300 megawattlık Bushehr 2 nükleer reaktörleri, Tahran’ın 100 mil güneyinde bulunan Natanz’da bir uranyum zenginleştirme tesisi, yine Tahran’ın 150 mil güneyinde bulunan Arak’da bir ağırlaştırılmış su üretim kompleksi ve bunlara ilaveten Yazd vilayetindeki uranyum madenleri İran’ın nükleer programının temel taşlarını oluşturmaktadırlar.
Bu altyapı ve tesis yatırımlarının yanında İran hükümeti nükleer enerji çalışmaları üzerine çalışan uzman ve bilimadamları yetiştirme çabalarına da oldukça geniş maddi kaynaklar ayırmaktadır. İran’ın kendi imkanları ile, dışarıya bağımlı kalmadan, zenginleştirilmiş uranyum üretebilmesi için bu tesis ve bilimadamı yatırımları hayati önem taşımaktadır.
Orta Doğu’da nükleer silahlanma konusunda daha önce yaşanan gelişmelere ve gösterilen tepkilere bakıldığında İsrail’in nükleer silahlara sahip olduğu tezinin, Orta Doğu’daki Arap ülkeleri arasında yeni bir tehdit boyutu olarak algılandığı görülür. Baas Partisi yönetimindeki Irak’ın “Osiraq” nükleer programı 1980’li yılların başında Irak Arap Cumhuriyeti’nin de Orta Doğu’da İsrail’e karşı bir nükleer güç olarak ortaya çıkma olasılığını gündeme getirmiştir. Fakat İsrail, 1981 yılında, o zamanki Milli Savunma Bakanı Ariel Sharon’un direktifiyle planlanan uzun menzilli bir hava akını ile Osiraq nükleer reaktörünü bombalayarak kullanılamaz hale getirmiştir. Sharon, bu hava saldırısından aylar sonra yaptığı bir açıklamasında İsrail’in varlığını koruyabilmesi adına bölgelerinde gelişen herhangi bir nükleer tehdidi daha tespit anında yok etmeye kararlı olduklarını belirtmiştir. Pek çok İsrailli yetkili de, aynı tarihlerde İsrail ülkesinin coğrafi küçüklüğü ve dolayısıyla nükleer bir yıkıma anında cevap verebilme kabiliyetinin yetersizliği nedenleriyle İsrail devletinin kendi varlığını koruyabilmek için her türlü nükleer tehditi daha oluşmadan yok etmesinin vazgeçilmez olduğunun altını çizmiştir. (Sadr, 2005: 60) Bu önleyici saldırı ilkesinin günümüzde İsrail’de bir doktrin olarak benimsendiği tespitini yapmak yanlış olmayacaktır.
Bununla beraber, İsrail’in günümüzde İran’ın nükleer tesislerini yok etmek amacıyla 1981’dekine benzer bir askeri operasyona girişmesi oldukça zor gözükmektedir. Bunun askeri ve siyasi çeşitli nedenleri vardır. Birincisi, İran, Irak’a göre İsrail’e daha uzak bir hedeftir ve Irak’ın 1981’de sahip olduğu bir nükleer tesise rağmen İran’ın şu anda bilinen sekiz nükleer tesisi bulunmaktadır. Askeri açıdan, İsrail’in bu hedefleri tek bir hava akınında yok etmesi düşünülemez. Birden fazla hava saldırısı durumunda ise İsrail Hava Kuvvetleri’nin, özellikle sürpriz faktörünün ortadan kalmasından sonra – tabi eğer böyle bir faktör gerçekleşirse- kayıpları yüksek olacaktır. İkinci sebep, 1981 saldırısını unutmamış ve bundan dersler çıkarmış bir İran’ın böyle bir saldırıya karşı hazırlıklı ve nükleer tesislerini havadan gelebilecek tehditlere karşı elindeki bütün imkan ve kabiliyetlerle korumakta olmasıdır. Ayrıca, İran’ın, nükleer tesislerinden bir kısmını gerçekleşebileceği muhtemel hava saldırılarından korumak amacıyla yer altına inşa etmiş olabileceği olasılığı da yüksek gözükmektedir. Üçüncü sebep, İsrail’e ve A.B.D.’ye, uluslararası hukukun açık bir ihlali olarak değerlendirelecek bir hava saldırısı durumunda uluslararası kamuoyundan gelebilecek tepkilerdir. Özellikle A.B.D.’nin Irak’taki kendi fiili işgalinin ardından bölgedeki en yakın müttefiki olan İsrail’in de İran’a karşı böyle bir askeri operasyona girişmesi, Orta Doğu’da ve dünyada bu iki devlete karşı çok ciddi tepkiler doğuracaktır. Ayrıca, A.B.D.’nin de Irak’ta düşmüş olduğu sıkıntılı durum içerisinde bir de İsrail’in İran’a karşı bir askeri harekatını desteklemesi oldukça zor gözükmektedir. Dördüncü sebep, bu tip bir saldırının İran’da yaşayan Musevi toplumuna verebileceği zarardır. İran’da hâlâ Tahran ve Şiraz dolaylarında hatırı sayılır bir Musevi cemaati yaşamaktadır (Sadr, 2005: 61). Beşinci ve İsrail açısından en tedirgin edici sebep ise, böyle bir hava saldırısının tetikleyeceği bir İran misillemesidir. İran’ın şu anda sahip olduğu balistik füzelerin menzilleri İsrail’i de içine almaktadır. Bir İsrail saldırısı karşısında İran’ın İsrail’deki pek çok hedefe bu füzeleri ateşlemesi mümkündür. Bu hedeflerden birinin de Dimona nükleer reaktörünün olabileceğini düşünmek yanlış olmayacaktır. İran, bir İsrail saldırısı karşısında doğrudan bir misilleme yapabileceği gibi üzerinde çok büyük bir nüfuza sahip olduğu Hizbullah yoluyla da İsrail’deki değişik askeri ve sivil hedeflere saldırılar gerçekleştirmek yoluna gidebilir.
Sonuç olarak, bütün bu belirtilen sebepler dolayısıyla, İsrail’in şu aşamada İran’ın nükleer programına karşı bir 1981 Osiraq Operasyonu benzeri hava saldırısına girişmesi oldukça zor gözükmekte ve A.B.D.’nin de Irak’ta düştüğü durum itibari ile benzer bir askeri müdahaleyi gündemine alması beklenmemektedir.
İran’ın Nükleer Yeteneklerinin Türkiye Üzerine Olası Yansımaları
İran’ın nükleer silahlara sahip olması şüphesiz Türkiye’nin bölgedeki başat güç konumunu sarsacaktır. Türkiye ile İran arasındaki ilişkiler İran’daki Şah rejimi döneminden beri inişli çıkışlı bir seyir göstermiştir. Şah Muhammed Rıza Pehlevi döneminde İran’ın bölgede söz sahibi olmak adına dışarıdan geniş çaplı silah alımları yapması bölgedeki diğer devletleri olduğu gibi Türkiye’yi de rahatsız etmiştir. Yine aynı dönemde Şah, ülkesini İmparatorluk İran’ı ve silahlı kuvvetlerini de “İmparatorluk Silahlı Kuvvetleri” olarak adlandırmıştır. O dönemde, özellikle Orta Doğu’da Sovyetler Birliği’nin güneye sarkmasını engelleyecek çok önemli bir müttefik ve büyük bir petrol üreticisi olarak görülen İran, A.B.D.’den büyük destek görmüştür. Petrol ithalatı sonucu elde ettiği büyük döviz girdilerini A.B.D.’den silah alımları için kullanan Şah rejiminin daha 1970’li yılların sonunda Türk Silahlı Kuvvetleri’nin benzerlerini ancak 1980’lerin sonlarına doğru envanterine kattığı modern silah sistemlerine sahip olduğunu belirtmek gerekir. 4Her ne kadar monarşi rejimi boyunca, A.B.D.’nin Soğuk Savaş dönemindeki üç büyük Orta Doğu müttefikinden (İsrail, Türkiye, İran) ikisi olan Türkiye ve İran arasında büyük ölçekte bir kriz yaşanmamışsa da, bu iki devlet bölgede başat güç olma mücadelesinde birbirlerine rakip olmuşlardır.
İran’daki 1979 Devrimi’nden ve ülkede “Ayetullah” adı verilen üst düzey din adamlarının Şii İslam teolojisine bağlı oligarşik yönetiminin kurulmasından sonra ise Türkiye ile İran arasındaki ilişkiler sıkıntılı ve gergin bir döneme girmiştir. Bu dönemde iki ülke arasındaki ilişkiler, iki bölgesel gücün rekabetinin ötesinde, birbirine zıt iki rejim ile yönetilen iki devletin birbirlerine karşı güvensizliklerinin ve birbirlerini tehdit olarak algılamalarının su üstüne çıktığı bir seyir izlemiştir. İran’da, ölümüne kadar teolojik rejimin güç piramidinin en tepesindeki isim olan Ayetullah Ruhullah Humeyni, rejimin bölgedeki komşu ülkelere ihracını savunmuş ve 1980’ler boyunca Türkiye’deki laik rejimi pek çok defa sert ifadelerle eleştirmiştir.
Aynı yıllar boyunca, İran’da yeni rejime muhalif olan on binlerce İranlı, Türkiye’ye iltica etmiştir. Bu konu iki ülkenin gündemini uzun yıllar boyunca meşgul etmiş ve İran’ın Türkiye’ye karşı düşmanca olarak nitelendirilebilecek bir tutum takınmasını da beraberinde getirmiştir. Yine aynı yıllar, İran’ın sürmekte olan İran-Irak Savaşı’na rağmen, Türkiye’ye karşı bölücü terör örgütü PKK kartını oynamaya başladığı yıllar olmuştur. İran, bölgede bağımsız bir Kürt devleti kurulmasının kendi sınırları içerisinde yaşayan azınlık üzerine olabilecek yansımalarına aldırış etmeksizin 1990’lı yılların ortalarına kadar PKK’ya önemli ölçüde destek vermiştir. İran, PKK’ya toprakları üzerinde eğitim kampları sağlamış, sahra hastaneleri kurmuş ve sürekli olarak silah ve teçhizat yardımında bulunmuştur. İran, aynı dönem boyunca özellikle Türkiye’nin güneydoğusunda yaşayan Şii Kürtler arasında etkin olan terör örgütü Türk Hizbullah’ının da kuruluşunda ve gelişmesinde çok önemli bir rol oynamıştır.
Ayrıca, Sovyetler Birliği’nin dağılmasından önce başlayarak 1990’ların başlarında açık bir savaş haline dönüşen Azeri-Ermeni çatışmasında, İran sürekli olarak Ermenistan’ı desteklemiştir. Şii İslam teolojisi üzerine kurulu İran rejiminin, iki komşusu arasında, birinin diğerinin topraklarını işgal etmesi ile başlayan bir sıcak çatışmada, nüfusunun çok büyük bir çoğunluğu Şii müslüman olan Azerbaycan yerine Ermenistan’ı desteklemesi oldukça düşündürücüdür. Aynı dili ve etnik kökeni paylaşan Türkiye ile Azerbaycan arasındaki yakınlaşmadan rahatsız olan ve Türkiye’nin Güney Kafkasya’da konumunu güçlendirmesini istemeyen İran, Türkiye’yi dengelemek adına sürekli Ermenistan’ın yanında saf tutmuştur. İran, bir anlamda, rejimin Şii nüfusa sahip komşu bir ülkeye ihracı olasılığını, bölgesinde Türkiye’nin nüfuzunu kırma çabaları için feda etmiştir.
İran toprakları içerisinde yaşayan ve toplam nüfusu 20 ile 25 milyon arasında tahmin edilen geniş Azeri azınlığı da, İran’ın Türkiye’ye karşı bakış açısını daha şüpheci ve huzursuz bir çizgiye taşımaktadır (Bkz. Olson, 2002: 62-67). Günümüzde, İran’ın en yüksek dini otoritesi olan Ayetullah Ali Hameney’in de bir Azeri olması bile bu tutumu değiştirmemiştir.
İki ülke arasında, 20. yüzyıl içerisinde ilişkilerin en gergin durumda bulunduğu bu dönem, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin PKK’nın askeri gücünü büyük ölçüde kırdığı ve Türkiye’nin komşu ülkelerden PKK’ya gelen desteği kesme konusunda başarılı bir dış politika izlediği 90’lı yılların sonunda, özellikle Muhammed Hatemi’nin İran’da cumhurbaşkanı seçilmesinden sonra, yerini nispeten bir yumuşama dönemine bırakmıştır.
Yine aynı dönem, İran İslam Cumhuriyeti’nin A.B.D. dışında kalan Batı dünyası ile ilişkilerini geliştirmeye başladığı ve rejimin içeride ve dışarıda daha ılımlı bir çizgi izlemeye başladığı yıllar olmuştur.
Peki, ikinci bin yılın ilk senelerinde, nükleer güç olması gündemde olan bir İran’ın Türkiye ile olan ilişkileri ne yönde bir seyir izleyecektir? İran’ın nükleer silaha sahip bir devlet olarak bölgedeki güç dengesini bozması durumunda Türkiye’nin tutumu ne yönde gelişebilir?
Bu durumda ortaya çıkabilecek senaryoların ilkinde, taraf olan devletler üzerindeki etkisi ve yaptırım gücü daha da yüksek sesle tartışılmaya başlanacak olan Nükleer Silahlanmanın Önlenmesi Antlaşması’na rağmen, Türkiye’nin de kendi nükleer programını başlatması düşünülebilir. Ancak bu senaryo, Türkiye için pek çok bakımdan çok ciddi problemleri de beraberinde getirecektir.
Bunlardan ilki, ilişkilerde son yıllarda yaşanan soğukluğa rağmen, hâlâ Türkiye’nin en önemli stratejik ortağı olan A.B.D.’den gelecek tepkilerdir. A.B.D., İran’ın nükleer silah elde etmesi durumunda bile bölgede daha büyük bir nükleer tırmanışı ve Nükleer Silahlanmanın Önlenmesi Antlaşması’nın daha fazla etki ve itibar kaybetmesini engellemek için, kullanabileceği bütün baskı yollarıyla, Türkiye’nin nükleer bir program geliştirmesini engellemeye çalışacaktır. Doğrudan diplomatik ilişki bile kurmadığı İran İslam Cumhuriyeti gibi bir rejim üzerinde herhangi bir ciddi yaptırım uygulayamayan A.B.D., nükleer silah geliştirmeye çalışması durumunda, Türkiye’ye, Nükleer Silahlanmanın Önlenmesi Antlaşması’nın inandırıcılığı ve caydırıcılığının korunması adına, her türlü baskıyı ve hattâ yaptırımı uygulayacaktır. Bu da Türkiye’yi siyasi ve ekonomik açıdan oldukça zor bir duruma sokacaktır.
Türkiye’nin kendi nükleer programını başlatmasının yaratacağı ikinci büyük problem, böyle bir durumda tam üyelik müzakerelerinin başladığı Avrupa Birliği’nden gelecek tepkilerdir. Sadece, AB içerisindeki Türkiye karşıtı çevreler değil, Türkiye’nin Birliğe tam üyeliğini destekleyen çevreler bile Türkiye’nin bir nükleer güç olmasına karşı çıkacaklardır. Bu durumda yaşanabilecek krizin, Türkiye’nin AB’ye tam üyelik sürecinin sonu olabileceğini düşünmek yanlış olmayacaktır.
Türkiye’nin İran’a cevaben kendi nükleer silahını geliştirme yoluna gitmesi durumunda A.B.D. ve AB’den gelecek tepkilerin ve yaşanacak krizlerin yanında, bizzat Birleşmiş Milletler Örgütü’nden, uluslararası kamuoyundan ve Türkiye’nin İran dışında kalan komşularından gelecek tepkiler ve Türkiye’nin uluslararası alanda yaşayabileceği dışlanma ve izolasyon bu seçeneğin beraberinde getireceği üçüncü problemi yansıtmaktadır. Türkiye karşılıklı ilişkilerde geleneksel olarak sorunlar yaşadığı Ermenistan, Güney Kıbrıs, Suriye, Irak ve Yunanistan’dan çeşitli uluslararası platformlarda gelecek eleştiriler karşısında çok zor duruma düşecektir. Türkiye’nin nükleer silah edinmesi, dış ilişkilerinde sorunlar yaşadığı ülkeler tarafından uluslararası camiada tehditkar ve hatta revizyonist bir devlet olarak damgalanmasına yol açacaktır.
İran’ın, kendi nükleer silahını üretmesi durumunda, Türkiye’nin izleyebileceği diğer bir alternatif senaryo NATO ittifakı üyeliği kartını nükleer caydırıcılık konusunda daha etkin kullanması olabilir. İran’ın, öncelikli olarak rejiminin güvenliği için nükleer silah geliştirdiğinin varsayılması durumunda bile, bu silahları Türkiye’ye karşı tehditkar bir dış politika unsuru olarak kullanmayacağı garanti edilemez. Nükleer silaha kavuşmasından sonra bölgede daha tehditkar ve cüretkar bir dış politika izlemeye başlayabilecek olan İran’a karşı cesur ve taviz vermeyen bir Türk dış politikası, NATO’nun nükleer caydırıcılığından etkin bir şekilde yararlanabilir. Gerçi, A.B.D.’nin Irak’a askeri müdahalesi öncesinde, bazı NATO üyesi ülkelerin Türkiye’nin de müdahaleye ortak olması durumunda, ittifakı kuran antlaşmanın ortak savunmaya yönelik ünlü 5. maddesinin geçerlilik kazanmayacağı yönündeki açıklamaları, Türkiye’de NATO’ya güven konusunda ciddi bir soru işareti yaratmıştır. Ancak, İran’a karşı tavrı çok açık olan A.B.D.’nin, Türkiye’ye, güvenliğinin İran tarafından ihlali durumunda, askeri, diplomatik ve finansal alanda oldukça acil ve etkin bir destek vereceğini düşünmek gerçekçi bir beklenti olacaktır. NATO ittifakının tamamından olmasa bile sadece A.B.D.’den gelecek bir konvansiyonel ve/veya nükleer misilleme ihtimaline karşı İran’ın, nükleer bir güç olması durumunda bile, Türkiye’ye karşı tehditkar bir dış politika izlemesi düşünülemez. Kaldı ki, konvansiyonel güç karşılaştırmaları bakımından, Türkiye’nin karşısında, NATO yardımını hiç hesaba katmaksızın bile zayıf kalan bir İran, çıkabilecek bir krizin nükleer tehditin kullanılabileceği bir boyuta tırmanmasını, NATO ve Amerikan caydırıcılığı dolayısıyla göze alamayacaktır. Mevcut rejimin devamını her şeyin üzerinde tutan İran yönetimi, rejimi değiştirmek üzere en uygun fırsatı bekleyen bir A.B.D.’yi kışkırtmak istemeyecektir.
Sonuç
Nükleer silahlanma, II. Dünya Savaşı’ndan sonraki dönem içerisinde gelişimi ve meşruiyeti en çok tartışılan konulardan biri olmuştur. A.B.D., II. Dünya Savaşı’ndan dünyada atom silahını elinde bulunduran tek devlet olarak çıkmıştır ve o yıllardan itibaren, o ana kadar görülmemiş bir kitle imha özelliğine sahip bu silaha başka devletlerin de sahip olmasını engellemek yoluyla nükleer silahlanmanın önlenmesi konusunda çaba göstermeye başlamıştır.
A.B.D., o yıllarda, nükleer silah yapımında kullanılan uranyum ve toryum madenlerinin işletilmelerinin dünya çapında Birleşmiş Millet Örgütü’nün yönetimine verilmesi gibi planlarla bir uluslararası nükleer silahlanmanın önlenmesi rejimi yaratmaya çalışmışsa da, kendi nükleer silahını üretme çabasındaki S.S.C.B.’nin işbirliğine yanaşmaması sebebiyle böyle bir rejim hayata geçirilememiştir.
1949 yılında S.S.C.B.’nin dünyanın ikinci nükleer gücü haline gelmesinden sonra, nükleer silahlarda A.B.D. tekeli dönemi sona ermiş ve takip eden yıllarda da sırasıyla Birleşik Krallık, Fransa, Çin gibi büyük devletler kendi nükleer silahlarını geliştirmişlerdir. 1960’lı yılların ortalarında BM Güvenlik Konseyi’nin 5 daimi üyesinin hepsi de nükleer silahlara sahip olmuşlardır. Bu yıllar, nükleer silahlanmanın daha da yaygınlaşmasının önlenmesi konusundaki çabaların 1940’lardan sonra ikinci defa gündeme geldiği dönemdir. Bu çabalar, 1963 yılında “Kısmi Test Yasağı” ve 1968 yılında “Nükleer Silahlanmanın Önlenmesi” antlaşmaları ile somut gelişmeler haline gelmiştir.
Fakat, Nükleer Silahlanmanın Önlenmesi Antlaşması’nın kurduğu, 1968 yılı itibari ile nükleer silah geliştirebilmiş güçler listesinde yer almayan hiçbir devletin nükleer silah edinememesi ilkesine dayanan rejimi tam anlamıyla başarılı olamamıştır. Fransa ve Çin Halk Cumhuriyeti, rejime katılmayı red etmişlerdir. İsrail’in, gizli olarak kendi nükleer programını ve silahlarını geliştirmiş olduğu kabul edilmektedir. Hindistan ve Pakistan, sırasıyla 1974 ve 1998 yıllarında nükleer silahlara sahip devletler kulübüne resmen katılmışlardır. Dolayısıyla, rejimin tam olarak bir başarısından söz edilemez.
1949-1991 yılları arasındaki dönem, nükleer silah elde eden ülke sayısının daha fazla artmasının bir rejim çerçevesinde engellenmeye çalışıldığı bir dönem olmasına rağmen nükleer silah geliştiren ülkelerin sayısı devamlı artmıştır. Bu dönemin, önemli bir ayırt edici özelliği bu zaman sürecinde nükleer silah elde eden bütün devletlerin S.S.C.B. (günümüzde Rusya Federasyonu), Birleşik Krallık, Fransa, Çin, Hindistan gibi büyük devletler olmalarıdır. Fakat, Soğuk Savaş’ın sona ermesinden sonra nükleer teknolojiye erişmek, bunu isteyen devletler için daha kolay bir hale gelmiştir ve mevcut rejimlerini korumak ve bölgelerindeki güç dengelerini lehlerine çevirmek gibi amaçlarla Libya, Kuzey Kore ve İran gibi devletler nükleer programlarını geliştirmeye başlamışlardır. Kuzey Kore, 2003 yılı başında, daha önce taraf olduğu Antlaşma’dan çekilmiş ve 2005 yılının başında da nükleer silahlara sahip olduğunu resmen dünya kamuoyuna açıklamıştır.
Bu çalışmaya konu olan İran örneğinde, her ne kadar İranlı üst düzey yöneticiler her fırsatta barışçıl amaçlarla geliştirildiğini belirtseler de, bölgede ve hatta dünyada ciddi bir tehdit algılaması söz konusudur. İran’ın 2005 Haziranı itibari ile 48 ay içerisinde kendi nükleer bombasını geliştireceği iddia edilmiştir (Sokolski, 2005). “Barışçıl nükleer” enerjiye ulaşan bir İran, bunu nükleer silah geliştirmek için de kullanacaktır.
İran’ın nükleer faaliyetlerini durdurmak adına, Orta Doğu’da A.B.D. veya İsrail’in, kısa vadede, 1981 yılında İsrail’in Irak’a ait Osiraq reaktörüne düzenlediği tarzda, askeri bir müdahalede bulunması beklenmemelidir. Uluslararası kamuoyunda, uluslararası hukukun açık bir ihlali olarak değerlendirilecek olan böyle bir askeri harekat, bölgede ve dünyada giderek daha fazla tepki alan A.B.D. ve onun Orta Doğu’daki en yakın müttefiki olan İsrail’e karşı önemli tepkiler doğuracaktır. Ayrıca, İran’ın nükleer kapasitesini yok etmek, askeri açıdan da 1981 Osiraq Operasyonu’ndan çok daha zor olacaktır ve İran’da yaşayan Musevi cemaati üzerine olumsuz yansımaları da beraberinde getirecektir. Bunu da ötesinde, İran’ın çeşitli kanallarla askeri ve sivil İsrail hedeflerine karşı girişebileceği misillime saldırıları da İran’a karşı girişilebilecek bir askeri müdahaleyi iyi bir seçenek olmaktan çıkarmaktadır.
İran’ın nükleer faaliyetlerinin sonucunda kendi nükleer silahlarını üretmesi durumunda ise Türkiye’nin önünde kendi nükleer caydırıcılığını sağlamak adına iki seçenek bulunmaktadır. Bunlardan ilki, Türkiye’nin kendi nükleer programını başlatarak kendi nükleer silahını geliştirmeye çalışmasıdır ki, bu seçenek, Nükleer Silahlanmanın Önlenmesi Antlaşması’nın yeni bir ihlali olacağı için A.B.D., Avrupa Birliği ve Birleşmiş Milletler Örgütü’nden çok ciddi tepkileri ve yaptırımları da beraberinde getirecek, Türkiye’nin komşuları ile olan ilişkilerini de bozacak ve onları da aynı arayışa itecektir. Dolayısıyla, bu seçeneğin tercih edilmesi mümkün değildir. İkinci seçenek ise, Türkiye’nin, NATO’nun ve dolayısıyla A.B.D.’nin nükleer caydırıcılığını İran’a karşı vurgulaması ve bu konuda İttifak’tan yeni güvenceler almasıdır. Bu durumda, öncelikli olarak mevcut rejimin devamını ve güvenliği düşünen bir İran, kendi nükleer silahını geliştirmesi durumunda bile, halihazırda bölgesinde büyük bir konvansiyonel güç olan ve içinde bulunduğu NATO ittifakı dolayısıyla nükleer caydırıcılığı pekişen bir Türkiye’yi karşısına almak istemeyecektir.
NOTLAR
1.Çin Halk Cumhuriyeti’nin ilk nükleer bombasını ancak 1964 yılında patlatabildiğini hatırlamak gerekir.
2.Ne var ki antlaşmayı imzalayan 113 devletten 17’si antlaşmayı halâ onaylamamışlardır.
3.“A pity they both can’t lose”.
4.İran İmparatorluk Silahlı Kuvvetleri envanterinde, 1970’li yılların sonu itibari ile Grumman F-14 Tomcat sesüstü avcı/bombardıman uçakları, Bell AH-1 J Sea Cobra saldırı helikopterleri ve Boeing C-47 Chinook ağır nakliye helikopterleri gibi modern hava platformları bulunmakta idi.
Ozan Arslan
İzmir Ekonomi Üniversitesi
Uluslar arası İlişkiler ve Avrupa Birliği Bölümü
Öğretim Görevlisi
Tel: 0232 488 82 65
|
|
|