|
Türkiye’nin jeostratejik öneminin geçmişten günümüze yansımaları ve bugünün Türkiyesi’nde, AB’ye giriş süreci içerisinde, bu jeostratejik önemliliğin Batı’ya bir adım daha yaklaşmaktaki etkisi yadsınamaz. Bu konuda Atılım Üniversitesi Öğretim Görevlisi Prof.Dr. Osman Özsoy’un raporu konuyu geçmiş-bugün-gelecek üçgeninden ele alarak “AB Yolunda Türkiye” başlığında önemli bir çalışma oldu.
Türkiye'nin Jeostratejik Konumu
Türkiye; Trakya üzerinden bir Balkanlar, Kuzey kıyı şeridi ile bir Karadeniz, Erzurum yaylası üzerinden bir Kafkas, Harran üzerinden bir Mezopotamya, Ortadoğu, güney deniz şeridi ve İskenderun Körfezi üzerinden bir Doğu Akdeniz ülkesi.
Balkanlar bağlantısı Türkiye'yi doğrudan bir Doğu Avrupa ülkesi yaparken, Ortadoğu bağlantısı Batı Asya ülkesi özelliğini ortaya koyar.
Karadeniz üzerinden Doğu Avrupa ve Avrasya steplerinin su yollarına müdahil olabilen Türkiye, Kafkaslar üzerinden Hazar ve Orta Asya, Doğu Akdeniz üzerinden Güney-Batı Asya ve Kuzey Afrika dengelerinde yer almaktadır.
Boğazların özel konumu, bu çeşitliliğe kıtalararası geçişkenlik boyutunu da katmaktadır. Boğazlar Avrasya ana kıtasının Kuzey-Güney, Doğu-Batı istikametindeki geçiş yollarının düğüm noktasını oluşturmaktadır.
Bu yüzdendir ki, kadim Avrasya dengelerinden bu yana özel bir öneme haiz bulunan Boğazlar, modern jeopolitiğin de en yoğun stratejik ilgi alanlarından birisi olagelmiştir.
Bu coğrafya sadece günümüzde değil, tarih boyu doğunun Batıya, Asya'nın Avrupa'ya açılan kapısı olmuştur. Dünya ticaretinin ana omurgasını oluşturan İpek ve Baharat Yolu buradan geçiyor ve bu coğrafya Doğu ile Batıyı birbirine kavuşturan önemli bir kavşak noktası özelliği taşıyordu. Bu havzayı kontrolünde tutan devletler zenginleşiyor, elinden çıkaranlar ise yıkılmanın da ötesinde tarihe karışıyordu. Cihan Devleti olma yolunun bu bölgeyi kontrolden geçtiğini söylemek abartı olmamaktadır.
Dış Politika Çeşitliliği
Türkiye'nin stratejik konumu, kıta ölçekli politikalar açısından hem büyük avantajları, hem büyük riskleri beraberinde getirmektedir. Sahip olunan jeopolitik, jeokültürel ve jeoekonomik özelliklerin getirdiği avantaj ve imkan patlamasının yol açabileceği hesapsız bir dış politika hayalciliği de, bu özelliklerin doğurabileceği risklerin yönlendirdiği çekingen ve durağan tavırlar da ülkenin kaderinde önemli rol oynayabilir.
Bu şartlar altında Türkiye, değişen, gelişen, küreselleşen ve hızla bloklaşan dünyamızda birçok açıdan tercihler belirlemek zorunda olan bir ülke konumundadır.
Günümüz dünyasında, globalleşme nedeniyle artan ülkeler arası karşılıklı etkileşim ve bağımlılık gittikçe güçlenmektedir. Söz konusu etkileşim ve bağımlılık, ekonomi ve güvenlik konularında olduğu gibi, sosyal, kültürel vb. pek çok alanda kendini göstermektedir.
Günümüzde bir yandan küreselleşme, öte yandan bloklar arası rekabetin egemen olacağı bir dünya oluşturma sürecine tanık olunmaktadır. Açıkça görülmektedir ki, bloklar, bilim-teknoloji-sanayi üstünlüğüne sahip ülkeler ekseninde ve daha çok, bu niteliğe sahip ülkelerin bir araya gelmeleriyle oluşmaktadır. Bloklar dışında kalması söz konusu olan ülkeler ise bilim-teknoloji-sanayi yeteneğine sahip bulunmayan ülkelerdir ve bölgesel olarak toplulaşmış güç odaklarının denetimindeki bir dünyada, bu ülkelerin neredeyse yaşam hakları kalmayacaktır.
Asya’nın Yükselişi
Bugün dünyada üç önemli bloklaşma yaşanmaktadır. Bunlardan birincisi Kuzey Amerika’da oluşan NAFTA, diğeri Avrupa’da oluşan ve para birliğine de geçme imkanı bulan Avrupa Birliği (AB), diğeri de Pasifik’te oluşan ve Doğu ve Güneydoğu Asya ülkelerinin oluşturduğu Asya Pasifik Ekonomik İşbirliğidir.
Dikkatlice incelendiğinde, bu blokların Gayri Safi Milli Hasılaları, ihracat rakamları ve fert başına düşen milli gelir açısından aralarında çok önemli farklılıklar olmadığı ve her üçünün de önümüzdeki yüzyıldaki sosyo-ekonomik ve siyasi gelişmeler üzerinde sürükleyici etkilerinin olacağıdır.
Bugün dünyanın üzerinde dikkatle durulması gereken en önemli ekonomik hareketliliği Doğu ve Güneydoğu Asya’da yaşanmaktadır. Doğu ve Güneydoğu Asya 1980 yılında dünya üretiminin yüzde 17’sine sahipken, 1995’te yüzde 25’lere, 2000’li yılların başında yüzde 30’lara ulaşmıştır. Bu gelişmenin aynı hızla devam etmesi durumunda , Doğu ve Güneydoğu Asya’nın 2020’li yıllarda AB’ni ve NAFTA’yı geride bırakacak bir üretim hacmine ulaşacağı ve dünya ticaretinin % 44’ünü kontrol edeceği tahmin edilmektedir.
Nitekim 1957 yılında dünyanın ilk 100 şirketi sıralamasında 74 Amerikan şirketi ve büyük çoğunluğunu İngiliz şirketlerinin oluşturduğu 24 Avrupa şirketi varken, hiçbir Japon şirketi ilk 100 de yer almıyordu. Japonya günümüzde en büyük 100 şirket sıralamasında 37 şirketle ilk sırada bulunmaktadır.
1992 yılında en büyük on ülkenin sadece üç tanesi Asya ülkesi iken, bu sayı günümüzde 4’e yükselmiştir. 2020 yılında ise 7’ye çıkacaktır.
Çin Faktörü
Global Trends 2015 raporunda Çin faktörü üzerinde durulmaktadır..
Yapılan çeşitli hesaplamalara göre, Amerika bütün ekonomik ve teknolojik üstünlüğüne ve sermaye birikimine rağmen, dünyadaki üretim liderliğini Çin’e kaptıracak ve Çin önümüzdeki 15-20 yıl içinde dünyanın hakim güçlerinden biri haline gelecektir. Kaldı ki bugün Çinliler sadece kendi ülkelerinde değil, Asya’nın göz kamaştıran birçok ülkesinde ekonominin geneline hakim durumdadırlar. Bugün Tayland’daki şirketlerin % 81’i, Singapur’daki şirketlerin % 82’si Çinlilerin elinde iken, Müslüman bir ülke olan Endonezya’daki şirketlerin % 73’ü, yine Müslüman bir ülke olan Malezya’da şirketlerin % 62’si, Filipinlerde ise % 50’si Çinlilerin elindedir.
Hindistan
Yine aynı şekilde Hindistan 1 milyarı aşkın nüfusu ve gittikçe büyüyen ekonomisi ve ucuz işgücü ile Asya’nın en dikkat çekici ülkelerinden bir haline gelmiştir. Çin’le ilişkilerini giderek artırmasını dünya ilgi ile takip etmektedir.
Rusya, Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra geçen 10 yıllık süre içinde hızla toparlanmıştır. Asya’daki şimdilik ekonomik, ama pek yakın gelecekte siyasi yönünü de hissettirecek olan ağırlık merkezleri giderek artmaktadır.
Avrasya
Dünya nüfusunun ve enerji kaynaklarının dörtte üçünü, toplam üretimin yüzde 60’ını barındıran Avrasya’nın jeoekonomik özellikleri ve kaynakları geleceğin dünyasının şekillenmesinde etkili olacaktır.
Çin, Hindistan, Rusya ticari ilişkilerini geliştirdiğinde güvenlik harcamaları da azalacağından kalkınma hızları daha artacaktır. Tıpkı Japonya ve Almanya’nın II. Dünya Savaşı sonrası hızla kalkınması gibi.
Türkiye’nin Yönü Batı’ya Dönüktür
Tarihsel olarak bakıldığında, tarih sahnesine ilk çıktıkları günden itibaren Türklerin yönü hep Batı’ya dönük olmuştur.
Türkler tarih sahnesine çıktıkları andan itibaren, kurdukları her devleti, bir önceki devlete göre sürekli olarak daha Batı'da kurmuşlar ve devamlı olarak Batı istikametine hareket etmişlerdir. Hatta Türk devletlerinin çeşitli nedenlerle bölünüp parçalandıkları dönemde bile, bölünen ülkenin Batı'ya bakan topraklarında kurulan yeni devletler Doğu'da kurulan devletlere göre daha güçlü olarak ortaya çıkmışlardır. Hatta zamanla Doğu'da kalan toprakları da kontrolleri altına almayı başarmışlardır.
Dünya Dengeleri Değişiyor
İnsanlık tarihinin başından itibaren tarihin kendi özgü bir akışı vardır. Bu akış içinde kimi zaman bireyler ve devletler bunun önünde sel gibi sürüklenmekte, kimi zaman da yine bireyler ve devletler bu akışı yönlendirerek, istedikleri istikamete akmasını sağlamaktadırlar.
Dünyanın siyasi ağırlık merkezleri ile, yani hakim medeniyet havzaları ile tarihin seyri arasında değerlendirme yapan stratejistler, bu konuda önemli saptamalarda bulunmakta ve şu hususlara dikkat çekmektedirler.
Medeniyete ait ilk ışıklar, gerçekten de ilk olarak dünyanın doğu havzasında kendini fark ettirmiştir. Yani, Çin ve Çin’e komşu coğrafyalarda. Yani o tarihlerde Türklerin de yaşadığı coğrafyada...
Onuncu yüzyılda Asya Pasifik bölgesinde odaklanan hakim medeniyet havzasının,Türklerin Batıya doğru hareketlenmesiyle bu yöne doğru kaydığını görmekteyiz. Türkler daha Attila zamanında yani 400’lü yılların tam ortalarında havacılık deyimiyle Batıya doğru bazı sortilerde bulunmuşlardır.
O tarihlerden 1700’lü yıllara kadar geçen süre içinde, dünyanın en stratejik koridorunda Türkler etkin olmuştur.
Dünyanın o günkü hakim medeniyet havzasında önemli bir güç dengesi olan Türk boylarının Batıya doğru yönelmesi ve yerleşik düzene geçmesiyle bu hareketlilik Doğu Akdeniz önüne kaymış, Doğudan Batıya hareket eden bu trend On Beş ve On Altıncı yüzyılda Osmanlı Devleti ile zirveye ulaşmış, Rönesans ve takip eden diğer gelişmeler ise, On sekizinci yüzyıldan itibaren dünyanın hakim medeniyet havzasının Avrupa'ya geçişine zemin hazırlamıştır.
II. Dünya Savaşı'ndan itibaren hakim medeniyet havzasının Amerika kıtasına geçtiğini görmekteyiz. Bazı stratejistler, 11 Eylül 2001 tarihinde New York'taki Dünya Ticaret Merkezi'ne yapılan saldırıların yeni bir kırılma noktası oluşturacağını ve yeni hakim medeniyet havzalarının Yirmi Birinci Yüzyılda büyük olasılıkla Asya'da oluşacağına işaret etmektedirler.
Bir Seçenek Olarak AB
AB'nin genişleme süreci Türkiye'nin 11 Eylül olaylarından sonra artan önemi ile örtüşen bir zaman dilimine denk gelmiştir. İlerde yeni bir genişleme projesinin ne zaman olacağı bilinmemektedir. 11 Eylül sonrası oluşmaya başlayan uluslararası konjonktür Türkiye'yi ve Avrupa Birliği ülkelerini bazı şeyleri yeniden düşünmeye sevk etmiştir. Bu yeni konjonktür iyi analiz edilmelidir.
Türkiye gelinen noktada her blokla iyi ilişkiler geliştirmekle beraber, Türk Milleti'nin son 1000 yıllık tarihinde önemli bir yeri olan ve günümüzde de ülkemizin ihracat ve ithalatında önemli bir yer tutan AB ile ilişkilerinde elbette kayıtsız kalmamalıdır.
Türkiye dünyanın gidişatını göz önünde tutarak, dünyanın önemli bloklarından birini oluşturan ve tanık olduğumuz tarihsel süreçte en başarılı bölgesel bütünleşme hareketi olarak kabul edilen AB içinde kendine bir yer bulmalıdır.
Bölgesinde güçlü, değişen dünya konjonktüründe önemi daha da artan, piyasa ekonomisine ve demokrasi anlayışına sahip, hem Müslüman, hem laik, genç ve dinamik nüfusu ile geleceğe daha emin bakabilen, bölge ülkeleri arasında tartışmasız en güçlü ülke durumunda bulunan Türkiye'nin, AB'ye üyelik süreci sadece AB ülkeleri ve Türkiye tarafından değil, ekonomik bloklaşmaya doğru giden dünyamızda birçok ülke tarafından da ilgi ile takip edilmektedir.
Geleceğini AB içinde gören Türkiye açısından ise tam üyelik, bir yandan Türk demokrasisinin temellerini sağlamlaştırıp piyasa ekonomisini güçlendirirken, diğer yandan da siyasi, ekonomik ve sosyal açıdan modernleşme sürecini hızlandıracak, Türkiye'nin hukuki ve kurumsal yapılanmasının tamamlanmasına ve uluslararası düzeyde ekonomik ve siyasi etkinliği ile stratejik konumunun güçlenmesine neden olacaktır.
Türkiye, Cumhuriyet tarihinin en önemli projesi olarak kabul edilen Türkiye'nin AB'ye üyelik sürecinde elinden gelen çabayı göstermeli ve yaklaşık 1500 sene önce Orta Asya'nın Bozkırlarından başlattığı Batı'ya yolculuğunu AB içinde yer alarak kurumsal olarak tamamlamalıdır. Kaldı ki bu sürecin olumlu sonuçlanması, her iki taraf açısından karşılıklı çıkar ilişkilerine dayalı yeni bir dönemi başlatacaktır.
Avrasya kuşağının merkezinde yer alan Türkiye'nin yönü Batı'ya doğrudur ve Batı ülkeleri ile hemen her alanda yakın ilişki geliştirdiği sürece demokrasisini daha da sağlam zemine oturtma imkanı bulacaktır. Müzakere dönemi bu açıdan bir fırsat olarak algılanmalıdır.
Kimi bilim adamları, günümüzde Avrupa'nın birleşmesi ve bir birlik oluşturmasıyla sonuçlanan Avrupa Birliği'nin temellerinin atılmasında, Doğu'da gelişen Türk tehlikesinin büyük etkisi olduğunu söylemektedirler.
Bu düşüncedeki bilim adamlarının tespitine göre, Doğu'da gittikçe gelişen Türk tehdidinin etkisiyle, Avrupa asırlarca içine kapanmak zorunda kalmıştır. Hatta bu içine kapanma sürecini en iyi tasvir eden ünlü tarihçi-sosyolog İbni Haldun olmuştur. İbni Haldun, "Türklerin Avrupa üzerinde artan baskısı yüzünden Avrupalıların Akdeniz'de artık bir tahta parçası bile yüzdüremez hale geldiklerini" söylemiştir.
İngiliz tarihçisi Lord Acton, "Modern zamanlar tarihi Osmanlı'nın Avrupa üzerine başlattığı fetihlerle başlar" derken, yüzyıllarca birbirini kıran Avrupalı'nın birleşip bir araya gelmesinde, Doğudan gelen Türk baskının ve Avrupa üzerine yönelen Türk akınlarının büyük ölçüde etkili olduğu tezini de bir bakıma kabullenmiş olur.
Türkiye'nin son yarım asırda elde ettiği ekonomik ve siyasi başarılar, bugün giderek artan bir hızla ileriye gitmemizi mümkün kılacak varlıklarımızı oluşturmaktadır. Toplumumuz, yaşamın her alanında yapısal bir dönüşüm geçirmektedir. Bu dönüşüm Türkiye'yi güçlü bir ekonomik temele dayanan, modern, laik ve demokratik bir ülke ve diğer uluslar için model bir devlet yapmıştır. Türkiye dünyada olup bitenlere biraz da bu tarihsel derinlik ve tecrübe ile bakmalıdır.
Türk Hoşgörüsünün Temeli
Türkler, tarih içinde sürekli değiştirdikleri coğrafya nedeniyle, tarihsel kökleri bakımından Asya'dan Doğu Avrupa'ya uzanan çok güçlü ve çok çeşitli geleneksel kültür ürünleri ortaya koymuşlardır.
Dünya üzerinde hiçbir millet, Türklerin sırf bu sık sık değiştirdikleri coğrafya faktörü yüzünden, bu kadar geniş ve renkli etkiler taşıyan bir tarihsel köke sahip olamamıştır. Bu özelliğin Türk kültürüne kazandırdığı esneklik, daha XIII. Asırdan itibaren kendisini göstermiş, Türkler değişik kültür ve dinlerle, değişik hayat tarzlarıyla bir arada yaşama konusunda, diğer kültürlere oranla daha zengin bir tarihî tecrübeye sahip olmuştur.
Bu tecrübe Anadolu Türklerine, Osmanlı İmparatorluğu gibi çok ilginç etnik ve kültürel çeşitlilik yapısını oluşturabilmek ve üstelik bunu uzun yüzyıllar boyunca da yaşatabilmek imkânını da vermiştir.
Türklerin AB uyum yasalarına Avrupa ülkelerini de şaşırtacak ölçüde hızlı uyum sağlamasında bu tarihsel esnekliğin payı inkar edilemez.
Türkiye’nin farkına varamadığı güç sadece jeostratejik gücü değildir. Jeokültürel gücü en az diğeri kadar önemlidir. Dünyanın en hassas kuşağında tarihsel ağırlığı vardır. Jeokültürel gücünü jeostratejik gücü ile birleştirmelidir.
|